. . . . . . . . . .

Evliler sadece evli arkadaşlarıyla mı görüşsün?

Paylaşayım
#22 | YAZILAR FALAN | 1 Ağustos 2010 Pazar, 13.51

Eski yazılarım - 3 Ocak 2010 Pazar

Tabi ki hayır :) Ama toplumda yaygın olarak böyle bi inanış mı hakim, yoksa bana mı öyle geliyo bi tek... Gerçi bana öyle gelmediğine kanaat getirdim daha önce tartıştığım birçok arkadaşlarımın da toplumda böyle bir inanışın yaygın olduğunu farkettiklerini öğrendiğimde. Ama bu neden kaynaklı? Benim tek bir cevabım var: Evliliği özendirmek... Öncesini bilmek, detaylandırmak uzun bi araştırmaya dayanan bi sosyal psikoloğun işi, beni aşan bi konu ama bi yerden sonrasına kendimce ışık tutmak istediğimde gördüğüm tek şey bu, evliliği özendirmek. Mutlaka bi çıkışı var tabi. Artık eskiler, ve daha eskiler, en eskiler bunu "Nazar değer" olarak mı gördüler, ya da yanlış olarak mı değerlendirdiler, veya nerelerden çıkıp da bunları böyle nitelendirdiler bilemem ama "Evliliğe nazarı dokunur", "Eşine asılır" ve daha bi ton yerden hareketle bunun böyle görüldüğü, tarafımdan "aşikar" olarak addedildi. Beni aşar aşmasına ama eski toplumlara şöyle bi inmeye çalıştığımda naçizane görebildiğim, en kısa anlatımıyla "Savaşarak birşeyler elde edilir, savaşmak için asker, asker için çocuk, çocuk için evlenmek gerekir" şeklinde bi durum. Evlenmek içinse evliliği özendirmek gerekiyor. Evliliği özendirmenin binlerce kolundan biri de evlilerin, evli olmayanlarla görüşmeyi azaltarak onları da evliliğe sevketmeleri...

Bi kere evlenen arkadaşların diğerlerinden hiç değilse biraz uzaklaştıkları, bi gerçek, çünkü evlilik yaşı gelmiş ama henüz bu şekil bi "donör"e :P bile sahip olmayan bi adam olarak hiçbişey gözlemleyemiyosam bile bunu gözlemleyebiliyorum. Gözleme... Patatesli olsa şimdi süper olurdu :) Yılbaşından kalan tek biramla birlikte güzel giderdi.. Bu arada evet, bi taraftan o birayı götürüyorum :) Ama bu şu değil kesinlikle: İçmiş kafayı bulmuş... :) Tek bi bira ve 2 parmak içmiş bulunmaktayım henüz. Gözleme falan diye saçmalamam ise genel yazı karakteristiklerimdendir :) Neyse, karışmasın şimdi, konu ciddi biraz :)

Uzaklaşıyolar evet. İsteyerek, bilerek değil, bi farkındalık bile yok belki bi taraftan ama sosyal bi baskı olduğu kesin az önce bahsettiğim nedenlere dayalı olarak, ve hatta bi süre görüşmedikleri bi arkadaşlarıyla görüştüklerinde "Vay be, ne kadar oldu, 3 ay mı, oldu mu lan o kadar" diyebilecek kadar durumdan bihaberler. Verilen cevap ise şu oluyor genelde: "Abi, çok karışık ya bu aralar, nası oluyo bitiyo bilmiyorum, işten çıkıp geliyorum, iki muhabbet, yatıyorum, sonra kalkıyorum, haftasonu alışveriş, onun ailesine git, benim ailemi ziyaret et, komşu ziyaretleri, bize gelen giden falan derken zamanın nasıl geçtiğinin bile farkında değilim". Aslında halisünasyon... Birilerinin parmağını şıklatması lazım durumun aslında böyle olmadığının farkına varılabilmesi için.

Bi de kıskançlık gibi bi durum var. Şu net ki, erkeklerin daha çok erkek, kızların ise daha çok kız arkadaşları var. Şimdi kimse çıkıp da "Hayır bak ben kızım ama benim erkek arkadaşlarım daha çoktur, erkeklerle daha iyi anlaşıyorum" demesin bana, o şekil bi "özüstüngösterme çabası" lisedeydi en son :) Kaldı ki, genelden bahsediyoruz. Erkekler, erkek arkadaşlarıyla daha önce çok şey paylaştılar özellikle "haaatun" mevzularında. O yüzden eşlerini bi kıskanma durumu olabiliyor. Aynı durum kadınlar için de geçerli, "Eşimi diğer tarafa kaptırabilirim, en azından kafasında bişeyler olmasın, düşüncesi bile olmasın" gibi bişey. Burada da kimse gelip bana "Aaaaa, çok büyük suçlamalar bunlar" demesin :) Gördüklerimi yazıyorum patavatsız bi eda ile, aynı zamanda "şu üzülür mü, bu kırılır mı" gibi bişey düşünmeden, önüme geldiği gibi yazıyorum :) Aynı zamanda "Sen öylesin gaalibaa, çünkü insan kendisi nasılsa diğerlerini de öyle görürmüşşş" de denmesin :) Evli olmadığımı daha önce belirttiğim gibi kıskanç bi insan olmadığımı da ayrıca belirtirim. Daha önceki tüm kız arkadaşlarım referanslarımdır :) Ama var bu durum toplum genelinde, bunu da biliyorum diğer taraftan.

Aslında derdimi tam olarak anlatabildiğimi düşünüyorum şu noktada, o yüzden plansız yazmış olsam da toparlama ihtiyacı hissetmiyorum. Sadece bir-iki şeyden daha bahsedip bitiricem.

Yukarıda bahsettiğim konuşmalarda, örneklerde benim veya evlenen arkadaşlarımın hiçbiriyle ilgili bir durum sözkonusu değil. Zira çağırılırım, çağırırım, muhabbetlerine katılırım, hatta yatıya da davet edilirim, kalırım. "Hatta" kelimem başta olmak üzere bu paragrafın tamamında hiç garip bi durum yok, olması gereken şekil budur, ben de farklı değilim tüm bunlardan, ki tüm arkadaşlarıma burada içten bir sevgi sözcüğü söylemek isterim ama bu bile gereksiz, ama yine de teşekkür ediyorum. (Cümlenin uzun olmasıyla veya ufak bi kendimle çelişme durumumla biradan biraz daha içmiş olmam arasında bi bağlantı yok, net anlamamış olanlar bir kere daha okuyabilirler :))

Ha şu var, evlenen insanlar tabi ki bi süre kendi başlarına bırakılırlar, çok fazla ziyaret edilmezler, bunu da görmüyo değilim tabi :) Ama mevzubahis konu, evlenen insanların evlilerle görüşmesi, evli olmayanlarla görüşmemesi gerekliliği üzerinde döndüğü için gerek duymadım özel olarak bunun üzerinde durmaya.

Son bahsetmek istediğim konu ise, tüm bu yazdıklarımın tam zıttı, kendisiyle yazılarını okumam haricinde herhangi bir ilişkim olmayan erkek bi insan. Evli :) Ve evli olmayan arkadaşlarıyla muhabbetini tamamen kesmiş durumda. Evli olan arkadaşlarını bile evine tek davet etmiyor. Eşinin de aynı şekilde davranması gerektiğini belirtiyor ve hatta eşinin eve bir erkek arkadaşını davet etmesi durumunda evliliğini bitirebileceğini; hele evde kendisi yokken böyle bi durum olması durumunda da "kan çıkacağını" belirtmiş bi insan. Savunması ise şöyle: Belki içilir, bişey olur, kafa dağınıktır, yanlış bişeyler olabilir... Buradan anlaşılıyor tüm dert :) Bu kıskançlıktır, aşırı bi kıskançlıktır, saçmalıktır. Saçma bulmayanlar için ise şunu da belirteyim: Bu arkadaş, evine, patlayan su borusunu tamir etmek için gelen ustayı bile eşi ve çocuklarıyla davet etmiştir. Tamirci işini yaparken eşi ve çocukları da salonda öyle oturmuşlardır. Ve konuşmanın sonuna da şöyle eklemiş: Bu evden içeri erkek sinek girecek olsa eşiyle girmedikten sonra kapıdan geri döner... YUH :) Tüm bunlar benim uydurmam olmayıp gerçektir, ilgili kişiyi tanıyanlar tarafından doğrulanmıştır yazı ve bu konuda beni yazmaya en çok iten durum da bu arkadaşın halidir :) Vermiycem blogun adresini falan şimdi ama yorumlar kısmı ilginçti: İ... isimli bi arkadaş sormuş: Musluk tamircisi mi eşiyle çocuğuyla geldi?.. B... isimli arkadaş ise şöyle demiş: Ben gelecem asıl sizin eve bi gün... :) (Ayıp tabi ama demiş yani :))

Diyeceğim şudur ki: Hepsini değilse de bi kısmını aşın şu saçma inanışların, durumların. Düşünün. Düşünün.


Blog yazarları derneği...

Paylaşayım
#21 | YAZILAR FALAN | 1 Ağustos 2010 Pazar, 13.50

Eski yazılarım - 31 Aralık 2009 Perşembe

Ne işe yarar, ne yapar, neden böyle bişey kurulma ihtiyacı hissedilmiş? Netten bir takım oluşumlar sayesinde dışarda buluşmalar, muhabbet kurmalar falan filana mı özenilmiş? Para mı isteniyor üyelerden? Yoksa bi lider olma meraklısı elemanın parasını harcayacak yer bulamaması problemi mi? Ne önerdiği konusunda bilgim yok, olsun istemiyorum ama konu ilginç. Blog yazarlarını birleştirme, bi çatı altında buluşturma falan filan gibi klişe bişey büyük ihtimalle.

Bu arada merak ettim, araştırdım şimdi. Dertleri şuymuş, kendi sitelerinden yapıştırıyorum aynen:

Vızvızvız tanıtım kısmı, klişe, klişe, internet kullanımı yaygınlaşmakta vızvızvız...

İşte bu nedenle ülkemizde blogların kalitesinin artırılması, yeni blog yazarlarının kazandırılması ve internet yayıncılığının gelişmesine katkı sağlanması adına derneğimiz kurulmuştur.

Derneğimiz ülkemizde blog kavramının tanıtımını yaparak, internet ve blog yazarları arasında bir işbirliği, yardımlaşma ve tanışma ortamı sağlayacaktır.

...Vızvızvız, etkinlikler düzenleyecez falan fıstık...


Eee.. Boşmuş yani :) Yavannn :) Blog yazarları arasında işbirliği neden gerekli olsun? Hele yardımlaşma? Herkes istediğini yazmıyo mu zaten, ben gidip başka bi adama "Hocam şu konuda süper yazmışın, bana da şu mevzuda bişeyler yazar mısın?" mı diycem? Tanışma ortamı? Ya bırak :) Ülkede blog kavramını bilmeyen adam için Google diye bişey var, Wikipedia var, ekşi sözlük var en kötü.

Sloganları ise "Buluşalım, konuşalım, başaralım..." :P Buluşun, konuşun, başarın ne başarıyosanız :)


Bi teknem olsa

Paylaşayım
#20 | YAZILAR FALAN | 1 Ağustos 2010 Pazar, 13.50

Eski yazılarım - 28 Aralık 2009 Pazartesi

Bi teknem olsa adını ne koyardım acaba? Kenarına yazdırıyolar ya hani :P Düşünmek lazım bunları, yarın bi gün çat diye bi teknem oluverir, sonra ara ki isim bulasın :)


Gece gece "bitter" saçmalamaları

Paylaşayım
#19 | YAZILAR FALAN | 1 Ağustos 2010 Pazar, 13.50

Eski yazılarım - 25 Aralık 2009 Cuma

Çikolata denince aklıma güzel bişeyler geliyo. Sütlü olcak çikolata dediğin, tatlı olcak. Acı çikolata ne? İki gram sigara keyfim vardı gece gece, niye ettim ki içine. Bişeyler izlerken öyle iki "diş" çikolata olsa, "geveleye geveleye" 2 saatte yesem hoş oluyo ama niye bitter çikolata var evde, başka yok? Acı ve çikolata kelimeleri birbirine nası ters ya böyle saçmalık olur mu? Acı.. Çiğ köfte acı olur, ama o acıdan keyif alınır. Ama çikolata acı oldu mu keyif veren bişey değil, bi kere daha tecrübe etmiş bulunuyorum.

Bi de bi ayrılık yaşamıştım zamanında, o günün gecesi yine bişeyler izliyorum kafa dağıtmak için ve çikolata buldum buzdolabında. Efeminelik var demek ki, ayrılış sonrası çikolata yemişim bak :) Ama güzel çikolataydı. Gidip tekrar araştırdım bittikten sonra ve bulamadım. Diğer dolapları da aramaya başladım ve en sonunda sarı yaldızlı kağıdı buldum :) Geldim geri pcnin başına ve bakmadan açtım ve attım ağzıma. Bulyon olduğunu anlamam bi saniye kadar sürdü, aşırı tuzlu, mide bulandırıcı, "kusmunç" bişey. Ki onu çikolata niyetine ağzına atmış bi insan için daha kötü. Zaten kafa "bi milyon", ayrılış dediğimse bi terkedilişten başka bişey değil. O kafayla onu yere tükürüş, gece gece oda temizlemece silmece... Sonra "terkeden" ve "arkadaş kalan"a anlatılır bu mevzu, o da güler... Bu da yaşandı, ağzına açılıp şöyle vurmak vardı gülerken ama o yaşanmadı.

Toblerone... Çikolataların şahı... Onun kolum kadar olanları var en büyüklerinden, her yerde bulunmuyo. Bi kere denk geldi iki sevgili bi sap ben bi yerlerde takılırken, aldık. İki sevgili, yarısını aldı, bitiremediler. Ben diğer yarısını hunharca yedim, muhteşem bişeydi :) Bi daha denk gelmedi, gelse yine yerim affetmem :)

Tükürük bezlerim çalıştı, o kekremsi tadı ağzımdan mideme doğru attı neredeyse. Filme devam şimdi...


Serkan Blog V3.2

Paylaşayım
#15 | YAZILAR FALAN | 31 Temmuz 2010 Cumartesi, 01.44

Yaptığım yeniliklerle birlikte artık bloguma yorum ekleyebilirsiniz. Zaten bin yere üye olduğunuz için üyelik sistemi yerine onaylama sistemi getirdim. Benim için de ilginç olacak hem :) Günde birkaç kereden fazla ziyaret ettiğim için çok uzun sürmez yorumların onaylanması sanıyorum. Saçma sapan, gereksiz, reklam içerikli, etik dışı vb. yorumlar değilse tabi. Adınız/Nickiniz, varsa web siteniz veya blog adresiniz ve devamında yorumunuzu yazabilirsiniz. Her yazının altında kendisi için yazılmış yorumlar yer alacak ve Yorumlar / Yorum Yaz bölümüne tıkladığınızda açılacak.

Bununla birlikte bir de sayfalama apisi yaptım. Her sayfada 10 yazım açılacak. Diğer sayfalara gitmek için sitenin üstünde ve altında bulunan sayfa numaralarına tıklamanız yeterli. Blog mantığı gereği daha yüksek numaraya tıklamanız sizi daha eski yazılarıma ulaştırır.

İlerleyen zamanda birkaç değişiklik daha düşünüyorum. Sayfaların tasarımını değiştirmek ve sağa bir panel yerleştirip orada bazı güzellikler yapmak gibi. Bunlardan birisi blogumu izleyen arkadaşlar oraya kendi resimlerini ekleyebilecekler (yine üyelik gerekmeden). Detayları o gün geldiğinde tekrar konuşuruz.

Görüşmek üzere :)


Bahaman...

Paylaşayım
#14 | YAZILAR FALAN | 29 Temmuz 2010 Perşembe, 11.40

Tee zamanında bi arkadaşımın üniversiteye ilk başladığı zamanlar. "Bu üniversitede insanlar sevgili oluyo, ben de olayım bari" diyo ve kızlardan beğendiği birine gidip teklifte bulunuyo. Teklifi şöyle: "Merabaa... Çıhar mıyız, eder miyiz?"* :):) Kızı gördüm ben de, güzel falan böyle alımlı. Kız bakıyo böyle bi. Tamam olur diyo. 2 ders arası sonra başkasıyla çıktığını görüyo kızın :)

--------------
* Şiveyle dalga geçme değil, olanı olduğu gibi verme amaçlanmıştır

(Benzer hikayeler için "o benim arkadaşım" etiketine tıklayabilirsiniz.)





Ankara'nın yanan halleri...

Paylaşayım
#10 | YAZILAR FALAN | 7 Temmuz 2010 Çarşamba, 22.58

Uzun süredir işyerimde pencerenin kenarına koyduğum kaptan gelip su içen güvercin, serçe vb. yoktu. Daha çok güvercinler gelip, içine bi uçtan girip diğer uçtan çıkmak şeklinde sanırım kendi çaplarında bi abdest alıyorlardı. Mutaassıp hayvan güvercin çünkü. Nerde dini bi görüntü olsa hop, uçuşan güvercinler, hızlı açılan güller ve ses olarak ney :) İçki sofralarında da güzel gider kendisi di mi :) Neyse. Güvercinler yine bi şekilde buluyolar suyu sanırım ama serçeler, uçma kapasiteleri güvercin kadar olmayan yaratıklar olmalarından kaynaklı sanırım, 2 gündür oraya gelip su içer oldular. Telefonu bulup çekicem falan derken içip sularını gidiyolar, yakalayabilsem bi de fotoğraf koymak isterdim.

2 gündür, sadece son 2 gündür 40'ları görüyor Ankara. Şu an saat gece 11.00'e yaklaşmış, 30 derece hala. Donla geziyorum evde, o da kar etmiyor. İşyerine götürdüğüm vantilatörü bi şekilde geri getirmem lazım :)

Odamın balkona açılan kapısına kısa bi zaman önce sineklik taktırdım. Dün gece ise sıcaktan bi türlü uyuyamayınca gece gece düşündüm, ip bağlıycam kapıya ve ordan kalorifer peteğinin borusuna ki çok açılmasın kapı, dondurmasın sabaha kadar. Ama sineklik? Onun ne tarafına bağlıycam? Sinekler gece uyuyo mu? Valla gelir bulurlar beni, uyutmazlar... Diye diye uyumuşum. Çok kıymetlidir benim uykum :) Ama bu gece için bi çözüm bulucam ben oraya. Vantilatörü de getirsem geri.


Farklı bi yerden ilk girdi

Paylaşayım
#7 | YAZILAR FALAN | 1 Temmuz 2010 Perşembe, 19.43

Önceki bloglarımda da farklı bi yerden girdiğim bi yazı olmuştu hep. İlki mesela Cenk'in okuldaki odasındandı :) Bozmayalım geleneği. Burcu adında bi arkadaşımdayım. Az sonra çıkıcaz, o arada bi blog yazayım dedim :) Aslında gelenek şöyleydi, o olduğum farklı yerde bi fotoğrafımı çeker ve öyle girerdim ama o tip bi teknolojim olmadığı için an itibariyle, böyle artık :) Bu arada böyle bişey yapmak casusumsu bi hava veriyo insana, keyifli bişey :)

Bu arada Travial Pursuit sosyete oyunu değil bence kuzum :) Yim.. :)


gd asp

Paylaşayım
#2 | YAZILAR FALAN | 29 Haziran 2010 Salı, 15.23

Resim ekleme apisi tamam ancak tek dosya içinde else if'lerle gösterince internal server error veriyor. Ayrı dosyaya gönderince yapıyor. İlk defa gördüm böyle hata da. 3 gündür gece gündüz uğraşıyorum ama ı ıh. Localde çalışıyor, serverda bi klasörün içinde çalışıyor, ama serverın rootunda çalışmıyor. Yazmışım işte, çalışsana, ya da çalışmıyosan hiç bi yerde çalışma hata olduğuna inanayım, uğraşayım, arayayım. Neyse. Bi şekilde halloldu. Şimdi 15'er 15'er sayfalatmak lazım bunu... Evet onu da yapmadım :) Uzayıp gidecek :P


Ben!

Paylaşayım
#1 | YAZILAR FALAN | 29 Haziran 2010 Salı, 15.20



Not: 4 Şubat 2008'de eski blogumda yazdığım bi yazıdır. Başlangıç için uygundur sanki di mi :) Buyrun.

"Lan 700 küsür yazı yazmış bu adam iki seneden fazla bi zamandır, ama kimdir nedir ve hatta necidir?" diyen var mı bilmiyorum. Ama yine de bloglarda gerekiyomuş böyle bişeyler yazmak, eksik kalmayayım dedim ondan da :) Bi kendimi tanıtayım dedim okuyucularıma, ki eğer tanımayan varsa.

Yok şu dönem doğmuşum, şöyle büyümüşüm falan filan geçiyorum oraları. Bilmemne ilkokulunda okumuş olmam vesaire sanırım herhangi birinin ilgi alanına girmez. Balıklama dalıp dünya görüşümden bahsedeyim istiyorum mesela. Plansız bi yazı olacak, ama çok eğlenicez gibi geliyo bana :) Çünkü kendim hakkında yazacak illa ki çok şeyim vardır di mi? Ve eğer konu kendimsem sanırım yazmaktan keyif alıcam çok. Eğlenerek yazdığım yazılarım benim için hep en güzel yazılarımdır. Umarım okuyanlar için de öyle olacak.

Nihilist bi dünya görüşüm var. Dünyaya bomboş gelmişiz, masum. Birçoğundan farklı olarak da olması gerekenden biraz daha saf yetiştirilmişim, gerek ailem olsun, gerek arkadaşlarım olsun bu yöne itmişler beni. O yüzden çocukken de, 3-4 sene öncesine kadar da çok kazığını yedim dünyanın, dolayısıyla insanların. E eşşek kadar olmuşum, değişmiyo insan bi yerden sonra istese de. Ama nihilizme yaklaşmanın benim için o saatten sonra en iyi çözüm olacağına inandım. O yüzden nihilizmi de bildiğim kadarıyla yaşamaya karar verip hiç araştırma gayretine bile girmeyerek başlayayım dedim. Nietszche hocama burdan sevgiler saygılar :) "Dünya dönsün ben kenardan seyredeyim" başlangıç noktam. Tabi tam olarak olmadı öyle ama olabildiği kadar böyle olmaya gayret ettim. Ne bileyim, mesela üzerimdeki giysinin, ayakkabının markası değil, beni soğuktan sıcaktan veya işte yağmur çamur gibi dış etkenlerden koruyup korumaması önemli oldu. Önceden de bi önemi yoktu bunların ama artık bunu biliyor olmak beni mutlu etti. Ama mesela şu anki spor ayakkabım bilindik bi marka. Marka vermeyeyim dedim ama nihilist değil miyim anasını satim, vereyim, Nike'larım var, evet :) Ama Nike olduğu için değil gayet kaliteli durdukları ve beni uzun süre idare edeceklerine inandığım için edindim. Bi de sezonun ortasında bile nerdeyse -Dükkan sahibinin o an yanımda olan bi arkadaşıma olan bi borcu nedeniyle- üzerindeki fiyatın yarısına düşürmüş olmam da önemli bi sebeptir. Ya da ne bileyim, saçlarımın şekli mesela, eskiden olduğu kadar önemli değil artık. Yine de saçlarımın güzel görünmesi gereken bi ortama giderken ilgileniyorum kendileriyle. "Pis değilim ama pasaklıyımdır" insanları var ya, o civarlardayım ben de. Temizliğime dikkat ederim. "Abi kızlar var ya, temizliğe çok dikkat ediyolar bak. Özellikle tırnak, saç, kulak vb. temizliğini yap" diyen mutlaka arkadaşlarım olmuştur etrafımda :) Hani zaten yapıyoruz ama yine de sağolun. Bi de "Abi yazın 15 günde bi mutlaka bi duş alırım, ve en az 2-3 günde bi de ıslak mendille silinirim. 6 ıslak mendil yeterli bak şimdi. İkisi ayak ve bacaklar için. Biri kollar için. Diğeri gövdenin ön ve arka temizliği için. Bi tarafı ön, bi tarafı arka gibi düşün böyle. Bi tanesi de yüz temizliği için. Etti mi 5? Hani duşta böyle yıkanırsın falan da sonra en son bi süre de keyif yaparsın ya sıcak suyun altında. Hah, o son ıslak mendil de keyif ıslak mendili işte" diyen sevgili Ege'ye de sevgiler. Bi şekilde denk gelmiş ve okuyosa buraları, umarım sinirlenmemiştir, gülüyodur :) Aklıma geldi öyle bi, yazdım :) Facebook arkadaşlarım, sayfama boşuna bakmayın Ege kim diye, yok orda :)

Hayatı basite alırım bak bi de. Yani öyle iki kere iki dört gibi değil de, kendimce basite alıyorum. Matematik ve fizik prensiplerinin anlayabileceğim kadar basit kısımlarını bilirim mesela. Pigeon hole principle / Güvercin yuvası prensibi mesela. En basit anlatımıyla ikisi de sonsuz olmayan x ve y sayıları var. Mesela x=güvercin yuvası olsun, y de güvercin olsun. Güvercinlerin sayısı güvercin yuvalarının sayısından çoksa deliklerin en az birinde birden fazla güvercin olur. Şimdi "Eee, ne var bunda" diyenler olacak mutlaka, hep oldu :) Ama süper bi prensiptir kendisi, çoğu şeyi algılamaya çalışırken biçok şeyi ya da o biçok şeyden bazılarının algılanmasını netleştirir. Geliştirilmiş hali için araştırın :) Ben de burda ancak bu kadarını söyleyebilirim.

Sonra bi de şey var mesela. Kuantum. İhtimaller dünyasını araştırırken içine bi tarafından girdiğim bi mevzu. İhtimallere inanmam. Yani mesela bi parayı yazı mı tura mı diye 10 kere havaya atıyosak tura çıkma ihtimali her seferinde yüzde 50 di mi? İlk 9'unda yazı çıkıyosa sonuncuda yine yazı çıkma ihtimali tek sefer için attığımızı düşündüğümüzde yine yüzde 50'yken "Lan 9 sefer yazı çıktı, bi kere de tura çıkar heralde" diye düşününce biraz daha artıyor, hatta baya bi artıyor :) İhtimaller dünyasının bu yüzden saçma olduğunu düşünüyorum. Yani sonuçta bi olay var, bi para havaya atılacak ve yazı veya tura gelme olasılığı yüzde 50 midir, önceki durumlar hesaba katıldığında daha fazla mıdır? İkisi birden olamaz. Hesaplara girip kendi beynimi daha fazla bulandırmıycam şimdi. Fizik okuyan arkadaşlarla konuyu tartıştığımda "Abi onu öyle şeyapamazsın ki, şimdi bak" diye derin mevzulara daldılar. Bi yerden sonrasını ise hiç anlamadım :) Ama düşüncemi kendi kafamda çürütmemi sağlayacak bi açıklama gelmedi. Konuya ilgisi olan arkadaşları Adam Fawer'ın "Olasılıksız" isimli romanını öneririm. Özellikle önsözde ve ilk 10 sayfada aslında demek istediğimi gayet net anlatmış örneklerle falan.

İşte bunlardan ve diğer başka prensiplerden de yararlanarak geliştirdiğim kendi prensiplerim de var ama şimdi burda anlatıp ne konuyu dağıtmak, ne de bilmemkaçıncı kez deli damgası yemek istemiyorum :) Yok merak eden olursa konuşuruz bi gün, ya da bi paralel evrende mutlaka karşılaşmız ve konuşmuşuzdur :) Bak yine :) Bilimkurgu romanları ve filmlerinde olduğu varsayılan paralel evrenler teorisi var bi de. Öyle bişeye tabi ki inanmıyorum ama onu düşünmeye iten Kelebek Etkisi teorisine inanıyorum, inanmayana yuh diyorum :) Benim evden 5 dakika geç çıkmış olmam dünyanın gidişatını tamamen değiştirir. Senin evden erken çıkmış olman da öyle. Yönetmenim uyardı şimdi, daha fazla uzatma diyo...

Ouu... Dünya görüşü falan derken açılmışım çok. Uzun olacak demiştim :) Yazı... Bu olsun şimdi. Yazı yazmak, bi sevda, karşı konulmaz bi istek değil benim için. Canımın sıkkınlığı atmak belki, bazen neşemi tanıdığım veya tanımadığım insanlarla paylaşmak. Konuşmada o kadar başarılı olamayan insanlar vardır ya, burda da onlardanım ben. Yazarken o kadar rahatım ki, o yüzden başka bi amaç gerekmiyo yazmam için. Bikaç sene önce yediğim bi kazığın acısının geçmesi için başlamıştım aslında yazmaya, gerçek anlamda yani. İşe yaradı. Sonra da bırakamadığım bişey oldu benim için. Tamam, belki bi sevda diyebiliriz şimdi. Ama birilerine bişeyler öğretmek, anlatmak veya birilerinin görüşlerini değiştirmek için yazmam, ağır gelir zaten, bozar beni, yapamam da sanırım, bol o giysi bana. Ben kendimi yazıyorum. Okunup okunmuyo olduğum ise zerre umurumda değil. Şiir? Denedim bi kaç kere, İbrahim Sadri seviyesini aşamadım. Ara sıra tekrarlarla alt alta dizilmiş, ara sıra ortasından bölünmüş devrik cümleler silsilesi. Yazıya dönelim. Demiş ya birileri, "Zaten varolan harfleri öyle birbiri ardına dizdim sıraya" diye. Öyle benimki de. Yalnız bunu diyen eleman sanırım önemli birisiydi. Ayıp oldu kendisine. Amaaaaan :) Napim, gelmedi aklıma işte. Yazarken düşünmeyi çok sevmem. Düşünmek derken bi plan tipi bişey yani. Lisans tezimi bile plansız yazdım da sonra hoca "Olmaz bu, önce planını yap getir, sonra onun üstünden inceleyelim" diyince "Tamamocam" diyip eve döndüğümde sıkıntılı bi kaç saat plan yapmaya uğraşmıştım. Yine de yazılarım sevilir bak ama çoğu arkadaşım tarafından. Standart olarak arkadaşım olmayan ama maille bana ulaşıp yazılarımı sevdiklerini belirten okuyucularım da mevcut, ne güzel. Bi de şeyler var, Ekşisözlük yazarları ve okuyucuları. "Abi sen de gelsene ya, çok eğleniyoruz biz" diyolar. Gerektiğinde baktığım bi kaynak kendisi ama tanrı kompleksi dedikleri şeyden var bende biraz. Bi yerde yazacaksam o yeri benim yapmış olmam gerekiyo. Blogger veya Blogspot'u bile esgeçerek kendi sitemi de kendim yapma yolunu tercih edişim de ondandır. İlla sözlük formatında yazılacaksa bi ara kendi sözlüğümü de yapmıştım. Sonra büyüdü, 30-40 arası yazarı oldu. Ekşisözlük'ten açık bi farkla içerik ve hatta başlıklar bile Türkçe karakterlerden oluşup Türkçe karakterlerle arama yapılabiliyodu sorunsuz. Sonra nooldu o sözlük, öldü mü, kazada mı öldü? Üyelik formu falan gibi bişey yapmadığım için bana yazar olmak istediklerini söyleyen arkadaşlarımdan muhtar tarzı kullanıcı adı ve şifrelerini isteyip bizzat veritabanına giriyodum :) Bi ara öyle de bişeyler geldi geçti. Veritabanı hala elimde. Bu domain altından bi ara tekrar çalışır hale getirebiliriz bak istek olursa. Nihilizm demişken bu arada yaklaşan 31 Şubat Dünya Nihilistler Günü'nü de kutlarım tüm nihilistlerin.

Tanrı kompleksi dedim di mi ben az önce. Yani bişeye dahil olan değil, o şeyin yaratıcısı olmak her zaman ilk hedefimdir. Bunu ukalalıkla karıştıran arkadaşlarım var. 2 taneler. Biri vazgeçti, diğeri hala sürdürüyo aynı tavrını, canı sağolsun. Kendimi severim bak o da var. Ukalalık değil bunlar ama işte bence. Ukalalık yapmayı ne severim, ne de yapanla yakın olurum. Böyle bi durumda hala ukala olduğumu savunan adamda ise problem ararım kendimde arayıp da olmadığına karar verdiğim zaman, ki kendimde bişey arıyo olmam demek objektif olamayacağım gerçeğinin de farkında olarak "Abi valla bak, herhangi öyle bi tavrımı gördüysen söyle, valla sana bi gıcık falan olmayacam, aksine iyilik yapmış olursun bana" tipi bi şekilde alan araştırması niteliğinde arkadaşlarıma gitmem şeklinde olur. Arkadaşım olmayan birine ise gitmem mantıksız sanırım :) Neyse. Ukala da değilim, bu net. Ama esprisini yaparım, "Böyle iyiyim, şöyle mükemmelim" falan şeklinde ağzımı da çemçürerek şımarırım arada bi. O da gerşekten mükemmel bi inşan olmamdan kaynaklanıyor, yani şaka yollu da olsa bi belirtirim arada bi. Bu şekilde işte, bilmem anlatabildim mi? Üzerine bu kadar konuşmak gereksiz bu konunun ama ben öyle düşünmüyorum, hatta kaçıyorum bundan, samimiyetlerine gerçekten güvendiğim arkadaşlarım da öyle düşünmüyorsa birinin bana ukala demesi dokunur, ama bi taraftan da pek umursamam. O yüzden biraz fazla yer almış olabilir bu yazıda bu konu. Daha çok şey yazıcaz gerçi, bu konu devede kulak olur umarım. Tanrı kompleksi demişken, bi de her zaman birinci adam olmaktansa ikinci adam olmayı tercih etmişimdir. İsteğim dışında birinci adam olduğum/ilan edildiğim durumlar da oldu bazen, uzaklaştım olabildiğince çabuk, rahatsız olurum çünkü :) İlla üst sıralarda bişey olunacaksa ikinci adam iyidir bak. Genelde birinci adam ona sorumluluklarını yüklemeyi sever ama ben ikinci adamsam sorumluluk falan almam. Madem sensin birinci, sen al abi. Boşuna mı ikinci olduk biz. Yok ısrar ediliyosa hop, üçüncülüğe kayarım. Ama daha aşağılar da benim gibi mükemmel bi inşana yakışmaş. Örnek iki oldu bu, artık Cüneyt bile anlamıştır :) Kankim benim, takılıyorum, kızma :)

Sorumluluk... Bu geldi bak şimdi de :) Sorumluluk almayı sevmem, kısacası budur. Ama bu da üstünkörü bakılıp da geçilecek 3 kelimelik bi cümle değil tabi. Sorumluluk almam gerektiğinde sonuna kadar alırım, elimden geleni yapar, yeterli değilse arkadaşlarımdan yardım isterim. Sorumluluğunu alamayacağım herhangi bişeye ise kalkıştığım görülmemiştir sanırım bugüne kadar.

Arkadaşlarım demişken o konuya da bi girmek isterim. Hepsiyle gerçekten gurur duyduğum arkadaşlarım vardır. Birisi benimle arkadaş olduğuna içinde herhangi bi şüphe olmadan inanıyosa o benim arkadaşımdır. İçinde şüphe olan varsa arkadaş adayım veya tanıdığımdır. En çoğu 16 olmak üzere bu süre 1-2 seneye kadar düşen zamanlık arkadaşlarım da var. Bi keresinde blogda bahsetmiştim arkadaşlık durumlarımdan, tekrarlıyo olayım. Ortaokulun her bir sınıfını ayrı sınıflarda okudum. Lise dönemimde ise önce normal lise okundu, 3'üncü dönemde ise bölümler seçildi, sınıflar karıştı. İlk sene dersaneye gittim, herhangi bir güzel sonuç alamadım. İkinci sene tekrar gittim. Olmadı :) Üçüncü sene de gittim, en son bi üniversitenin aslında pek de sevmediğim bi bölümüne girebildim. Hep bu bilgisayar ve oyunlar yüzünden oldu valla, benim suçum yok :) Bilgisayar demişken bi altta bilgisayar sevdamdan bahsedeyim bak. Neyse. 3 ayrı dersane dedik di mi. Bu arada bi de 2'nci seneden sonra "Yapamıycam lan bu işi" diyip bi de iki aylık çalışma hayatı deneyimim var. İşte o girdiğim üniversiteden memnun olmayınca ve beceremeyince hatta, çıktım, basit, çıktım sadece :) Tekrar sınava girip istediğim bi bölüm yazdım, biraz uğraştım, oldu. 4 sene boyunca başka bi bölüm öğrencileriyle de sınıf olarak çok içli dışlı olunca iki ayrı sınıfım varmış gibi oldu. Arkadaşlarım ise bahsettiğim üzere, hepsiyle gurur duyduğum kaliteli insanlar. Benim de onlara yaptığım şekilde, beni kendi arkadaşlarıyla tanıştırmaktan da çekinmediler. Bu şekilde de arkadaşlar edindim bazılarıyla o arkadaşlarımdan bağımsız olarak da görüşebildiğim. Bi de 1999-2000 civarında başlayan bi chat hayatım var. Ada.Net, #sorucevap odası. Ordan da bissürü yüz yüze görüştüğüm arkadaşlarım oldu. Ortaokul"lar"ımdan, liseden, 3 senelik dersane hayatımdan, iş hayatından, ilk üniversitemden, ikinci üniversitemden, arkadaşlarımın arkadaşlarından, chat arkadaşlarımdan başka bi de atari salonu zamanlarım var. 11 yaşımda başlayıp askere gitmeden hemen önce biten :) Oralardan da gerçekten tatlı elemanlar tanıdım hala görüştüğüm. Bi de tabi asker arkadaşlarım var :) 4-5 ay önce bi rahatsızlandığımda İstanbullardan ziyaretime gelenler bile oldu ayıptır söylemesi :) Henüz çıkmamışlar var ki içlerinde mesela aynı ranzayı paylaştığım badimin son 5-10 günü falan kaldı. Çıkıp eşi ve ailesiyle görüştükten sonra ilk ziyaret edeceği arkadaşının ben olduğumu söyler sağolsun. Bunların hiçbiri böyle nası diyim, bi hava atmak için falan değil. Gerçekten değil. Söylemek istediğim şu: Çok arkadaşım var :) Tabi o kadarla bitmiyor, çünkü hala hava atma kıvamında bi yazı bu. Bi insanın sahip olabileceği arkadaş sayısı belli. Yani en azından çok çok fazla olamıyor en basit neden olan zaman yetersizliğinden. Uzatırsak hani ekonomik durum vb. ihtimaller de çıkar ortaya ama demek istediğimin anlaşıldığını düşünüyor ve devam ediyorum. O yüzden tamamıyla birden görüşmek mümkün olmuyor, bir süre sonra eliminasyon durumu devreye giriyor. Ve işte arkadaşlarımla gurur duyma sebebime geldik. Zamanla çok arkadaşa sahip olduğum ve acı da olsa hepsiyle de görüşemediğim için bazıları elenmek zorunda kaldı. Ve yine acı da olsa, bana kalanlar, kendimce en iyiler oldu. O yüzden hepsiyle gurur duyuyorum işte. Hepinizle gurur duyuyorum lan :):) Ha eleme gerekirse yine yaparım, yapıyorum, hayat acımasız ve ona uyum sağlayamamak sadece beni yıpratıyor, kimseyi değil. O yüzden dört doğruları bi yanlışlarını götüren arkadaşlarım olduğu gibi bi yanlışları tüm doğrularını götüren de var. Çok acımasız bitti sanırım. Ama ne bileyim, arkadaşlarımı özenle seçmezsem de arkadaşım diyebildiğim insanlara haksızlık yapıyorum. An itibariyle Berlin'de doktorasını yapan Cenk'in de dediği gibi "Abi başka şehirmiş, şehir sevgisiymiş falan hikaye aq, olay muhabbette, arkadaşta. İstanbul güzelse git gez gel, bilmemnere iyiyse git gez gel, arkadaşların nerdeyse orda olmak lazım, şerefsizim çok sıkıldım lan ben burda, gelmez olaydım. Ankara gözümde tütüyo valla"... :) Bi altta bilgisayardan bahsedicem demiştim, onun bi altında da Ankara sevdamdan bahsedeyim.

1990 yıllarında 8088 bi Dos 5.0 işletim sistemli Pc'de başladı bilgisayar hayatım. Öncesinde 5-6 gamewatch, bi Atari 2000 (2600 olmamıştı daha) maceram var uzun süren. Sonrasında da benim olmasa da Commodore 64, Amiga 500, Sega Mega Drive, Nintendo vb. aletleri de uzun süre kurcalamışlığım var. 1990'larda Barış'ın 8088'lik Pc'siyle başlayan macera 1992'de dayımın kendisine Volksvagen almak için biriktirdiği parayla ağlaya zırlaya kendime bi 386 DX-66 aldırmamla devam etti :) 2 mb rami vardı garibanın. Çalıştıramadığı oyun da yoktu ama yani :) Oyunlarla uzun bi dönem haşır neşir oldum, yıllarca. Sonra tasarım yapmaya başladım Netscape Composer'la önceleri. Sonra Frontpage, 4 sene öncesinde PHP ve şimdilerde de Ajax. Web tasarım, grafik tasarım ve web programlama asıl ilgilendiğim alanlar. Oyun oynamayı bırakalı ise çok oldu. Şimdi denk gelirse ufak Flash oyunlar falan oynuyorum, onun dışında uzuuun bi süredir "Aha Fifa bilmemkaç çıkmış alayım da oynayayım" durumum olmadı hiç. Elimdeki son Fifa, Fifa 98'dir :) Peki o kadar sene Pc kurcalamanın bana faydası oldu mu? Ekonomik anlamda evet. Hala da olmaya devam ediyor. Hatta bu civarlarda yüksek miktarlarda bişeyler bekliyoruz Cenk'le ortak yürüttüğümüz bi çalışma sayesinde ama tabi risk almadan olmuyo bu işler, biraz risk var :) Ortak, selamlar burdan :)

Sıra Ankara'ya gelmiş. Şehir sevgisi başka bişeydir derler ya hep. Yani ben diyorum, bilmiyorum :) Hakkaten öyle benim için. Doğup büyüdüğüm ve neredeyse tüm arkadaşlarımı edindiğim yer olarak Ankara'nın tek bi sokağı (Konur) bile Ankara'dan vazgeçmemem için yeterli bi sebep. Bazı arkadaşlarım bu durumu "Yalnız kalmaktan korkmak" olarak adlandırıyor, onlara da hak vermiyor değilim tabi. İlkbaharı, yazı ve küresel ısınmayla birlikte artık sonbaharı da bu kadar güzel olan bi şehirden ayrılmak istemiyorum. Kış? Ondan hiç bahsetmeyelim, her taraf çamur zaten :) Beni bu şehirden bi gün bişeyler vazgeçirecek olursa çok iyi bişeyler olması lazım. Bikaç arkadaşım ve hatta ailem yanlış yaptığımı düşünüyor olsa da ben hala övünerek söylüyorum ki, geçen yıl çalıştığım kurumun 4 katından biraz az bi maaş olan 2600 YTL ücretle bir kurumda çalışmam istendi başka bir şehirde, reddettim. Ne vazgeçirir beni Ankara'dan peki? Bi alt paragrafta da ona değineyim.

Aşk... Karşılıklı uyum gibi bişey. Ama bazen karşındakini kendine uydurma gibi de bişey. Ya da tamamen uydurma bişey. Çatışma, çarpışma... Çözemedim henüz. Ama biliyorum ki sürekli ilgi isteyen, seviyesi düşmeye başladı mı yeni bişeylerle seviyeyi tekrar olumlu sınırın üzerine çekmek gereken bişey. Bu seviye ama termometredeki kadar net değil, yani bi sıfır noktası olup da onun altına düşünce "Amanın ilgi azalıyo Kaptan Körk, yedek motorları devreye sokalım" gibi olmuyo işte. Benim bildiğim kadarıyla an itibariyle bulunduğu "yüksek" noktanın bi seviye altı her zaman "İlgi seviyesi sıfıra düştü kaptan"dır. Ya çıkabildiği son seviyeyi uzun süre korumayı bilmek ve mümkünse yükseltmek, ya da terkedip gitmektir o diyarları aşk. Ben ise bi çok kereler aşkı bulduğumu sandım, platonik kaldım. Bikaç kereler de karşılıklıydı ama sonları hüsran oldu.

Popüler kültür hep uzağında olduğum bi konu. Televizyon izlemem mesela özel bi durum yoksa. Televizyoncu arkadaşlar bazen arar ya da Msn'den yazarlar "Abi bak az sonra benim haberim girecek, süper oldu lan, acaip komik, izle mutlaka" diye :) Belki öyle. Bazen de teletextte mesela son depremlerdir, hava durumudur, sayısal loto sonuçlarıdır falan onlara bakmak için kullanıyorum bilgisayar başında değilsem. "Kadın programı" olarak tabir edilen -ama bence alakası olmayan- bi durum var ki, tamamından tiksiniyorum. Dizilerden tiksiniyorum. Televizyonda sürekli görünen binlerce insanın hepsinden tiksiniyorum ki listenin en başında Şenay Düdek var, bilen bilir :)

Espri anlayışım 1980-90 dönemi Gırgır'ları, Yiğit Özgür, Friends, Umut Sarıkaya, Modern Sabahlar, Alpay Erdem, Scrubs arasında bi yerde. Gereksiz işlerle uğraşmaya bayılıyorum ucunda bi espri varsa. Ha bel altı esprilerse dayanamadığım şeyler, denk gelirse kaçırmıyorum :) En basitlerinden en ağırlarına kadar fallik/yonik göndermeleri olan espri yakalamışsam ve ortamın durumu da müsaitse çıkarırım ağzımdaki baklayı :) Bazıları muhafazakar bile sayılabilecek biçok ortamda bu şekilde kabul görmek de cesaretlendiriyo beni tabi ki. Kısa dönem öncesine kadar da bu durumdan kaynaklı bi patavatsızlık dönemim vardı, onu ise aşmayı büyük oranda başarıp bi şekilde yumuşatmayı ise başardım. Yine de üzerinde çalışmaya devam ediyorum.

Detaylar çok önemli benim için. Asıl güzelliğin detaylarda yattığını düşünen klasik bir Başak erkeğiyim. Başak erkeği de neyse :) Burçlarla zartla zurtla bi alakası olmadığını biliyorum bu olayın. 2-3 sene önce de yapılan bi araştırmada aynı gün ve aynı saatte-dakikada falan doğan bilmemkaç bin kişi toplanıyo, işte adamların burçları da, yükselen burçları da aynı ama neredeyse hepsi birbirinden farklı karakterlere sahip insanlar çıkıyo. Bu geniş çaplı bi araştırmaydı ama nedense kimse sallamadı. Herneyse. Detaylar diyodum. Bi iş yaparken bi bölümünde uzun uzun takılırım mesela. Yok şöyle olsun yok böyle olsun, ya adam şurdan geliyosa, başka bi session açmışsa falan filan. Yaptığım sitenin o bölümüne gelen adam her türlü duruma göre başka bi uyarı mesajıyla karşılaşabilir o yüzden. Ama tamamı 2 haftada bitmesi gereken bi sitenin de 4 gününü yemiştir orası :) Veya yazı yazmak. Yazarken herhangi birinin kırılabileceği durumlardan uzak dururum. Sonra anlatmak istediğimi esprili ama net bi şekilde anlatmak ilk hedefimdir. Devamında ise fonetik yapıya dikkat ederim. Bi kelimeyi, çok gerekli değilse aynı cümle içinde birden fazla kullanmamak, fazla sert ünsüz ve fazla yumuşak ünsüzün bir araya geldiği, okunduğunda insanı rahatsız eden kelimelerden kaçınırım.

Hakkaten buraya kadar okuyan oldu mu acaba :)

Yazıda geçen bazı isimleri tanıyalım ve bitirelim.



Soldan Sağa: Nietszche, İbrahim Sadri, Devede kulak, Cüneyt, Badi Ali, Cenk, Ankara, Şenay Düdek.




  • TÜM KATEGORİLER3115   
  • YAZILAR FALAN337   
  • SİNEMA-DİZİ417   
  • VİDEOLAR766   
  • MÜZİK244   
  • HAYVANLAR209   
  • BİLİM-TEKNOLOJİ106   
  • OYUNLAR112   
  • TROLL-MİM-CAPS120   
  • GÜZELLER73   
  • ALINTILAR229   
  • İLGİNÇ BUNLAR285   
  • TARİH GÜNLÜĞÜ217   


  3 2 1






Serkan&Blog'a hoşgeldiniz!
Kişisel blog olarak tasarladığım sitemde ilgilendiğim türlü konularda yazılar, resimler, videolar ve hatta flash tasarımlar ve oyunlar bulabilirsiniz. Bununla birlikte girdilerin altında bulunan alanlara tıklayarak yapılan yorumları okuyabilir, yorum yapabilirsiniz.
Hakkımda daha fazla bilgi için tıklayın.







Geçmişteki Günlerden...

Serkan&Blog 2005'ten itibaren kendi çapında bir blog girişimi olup blog hizmeti sunan sitelerin aksine tasarım, tema ve kodlamasının tümü yazarına aittir. Onlarca gereksiz apiyle, reklamla siteyi boğmak yerine kolay okunabilir / gezilebilir bir blog sunmak gibi bir derdi vardır. Site sahibi tekil girdilerin altlarında bulunabilecek yorumlar için sorumluluk kabul etmez, yorumların tüm sorumluluğu yazarına aittir.
Serkan&Blog © 2005 - 2018
  3 2 1
 
. . . . . . . . . .