. . . . . . . . . .

Erken oldu biraz ama buyursun :)

Paylaşayım
#11 | SİNEMA-DİZİ | 13 Temmuz 2010 Salı, 12.21



Ankara'nın yanan halleri...

Paylaşayım
#10 | YAZILAR FALAN | 7 Temmuz 2010 Çarşamba, 22.58

Uzun süredir işyerimde pencerenin kenarına koyduğum kaptan gelip su içen güvercin, serçe vb. yoktu. Daha çok güvercinler gelip, içine bi uçtan girip diğer uçtan çıkmak şeklinde sanırım kendi çaplarında bi abdest alıyorlardı. Mutaassıp hayvan güvercin çünkü. Nerde dini bi görüntü olsa hop, uçuşan güvercinler, hızlı açılan güller ve ses olarak ney :) İçki sofralarında da güzel gider kendisi di mi :) Neyse. Güvercinler yine bi şekilde buluyolar suyu sanırım ama serçeler, uçma kapasiteleri güvercin kadar olmayan yaratıklar olmalarından kaynaklı sanırım, 2 gündür oraya gelip su içer oldular. Telefonu bulup çekicem falan derken içip sularını gidiyolar, yakalayabilsem bi de fotoğraf koymak isterdim.

2 gündür, sadece son 2 gündür 40'ları görüyor Ankara. Şu an saat gece 11.00'e yaklaşmış, 30 derece hala. Donla geziyorum evde, o da kar etmiyor. İşyerine götürdüğüm vantilatörü bi şekilde geri getirmem lazım :)

Odamın balkona açılan kapısına kısa bi zaman önce sineklik taktırdım. Dün gece ise sıcaktan bi türlü uyuyamayınca gece gece düşündüm, ip bağlıycam kapıya ve ordan kalorifer peteğinin borusuna ki çok açılmasın kapı, dondurmasın sabaha kadar. Ama sineklik? Onun ne tarafına bağlıycam? Sinekler gece uyuyo mu? Valla gelir bulurlar beni, uyutmazlar... Diye diye uyumuşum. Çok kıymetlidir benim uykum :) Ama bu gece için bi çözüm bulucam ben oraya. Vantilatörü de getirsem geri.


doksanıncı dakikada oyuna giren oyuncu psikolojisi

Paylaşayım
#9 | ALINTILAR | 6 Temmuz 2010 Salı, 11.16

kaan dobra'nın takıma yeni geldiği günlerdi aşkım
off ne alakası var şimdi deyip
dinlememezlik etme, dinle bi kere.
kaan dobra takıma yeni gelmişti.
yalan söylemiyim sanırım antep maçıydı.
maç neredeyse bitmiş.
skor kesindi.
hoca maçın 89. dakikasında oyuna aldı kaan'ı
sahada herkes çok yorgundu.
bi tek kaan, civelek gibi koşuyordu sağa sola.
ben de dahil herkes güler gibi bakıyordu kaan'a.
aaa kerize bak aaa enerjike bak diye.
ama hoca beğendi kaan'ın performansını
diğer maçta daha çok yer verdi.
bir diğer maçta daha bi çok.
ve bugün kaan dobra, kaan dobraysa
o 89. dakika yüzündendir.
şimdi gelelim sadede.
ben de ilişkimizi kurtarmak için
89. dakikada oyuna girmiş bir oyuncu gibi
koşuyorum, çırpınıyorum.
gör performansımı diye.
sev beni diye..."

* Umut Sarıkaya


Sıkıcı bir yaz...

Paylaşayım
#8 | ALINTILAR | 6 Temmuz 2010 Salı, 10.56

Sizin için yaz ne ifade ediyor bilmiyorum ama benim için sıkıntıdan başka değildi hayatım boyunca.

Çocukluğum boyunca yaza dair hatırladığım en belirgin anı, Ankara’daki akrabalara yaptığımız ziyaret. İçinde bolbol sigara içilen otobüslerden birinde annemin kucağında başka bir şehire gidişim gerçekten de çok etkileyiciydi. Otobüsün neredeyse her koltuğundan sigara dumanları yükseliyordu,ben kafamı güneşten kavrulmuş otobüs perdesine dayamış uyumaya çalışıyordum. Sonra annemin yanında oturan yaşlı kadın yolcu sulu bir şeftaliyi ikiye bölerek yarısını bana veriyordu. Ben önce bacağıma damlayan şeftali sularına bakıyor, sonra anneme bakıyor, onay aldıktan sonra da şeftaliyi alıyordum. Şeftaliyi yerken önümdeki koltuğun arkasına monte edilmiş metal küllükten yansımamı gördüğümü hatırlıyorum. Üçe vurulmuş saçlı bir çocuğun şeftali yemesi kadar çirkin birşey bi daha görmem sanıyordum , ne yazık ki gördüm... Allahtan annem şeftaliyi yedikten sonra yapış yapış ellerimi, ağzımı bi bezle sildi de biraz rahatladım. İşte çocukluğuma ait en renkli yaz anısı bu...

Biraz büyüdüğümde ise bütün bir yazımı romatizmalı olan babaannemi Kilyos Halk plajının kumlarına gömerek geçirdim. Halamgillerle gittiğimiz plaj sefaları beni pek rahatsız etmiyordu ama galiba abim artık yakın akrabalarımızı kuma gömmek istemiyordu. Bizim koloniden biraz uzakta oturup somurtarak uzakları izliyor, sonra yüzüyor, gelip yine uzakları izleyerek oturuyordu. Galiba orta halli ailelerin abim yaşındaki çocuklarının hepsinde bir g.t kalkması mevcuttu o yaz. Böyle bi beğenmemezlik, bi özünü inkar etme, bi bizden utanma hasıl olmuştu ergen bedenine. Özünü inkar ediyordu ama annemin yaptığı ekmek aralarını ona götürdüğümde de yiyordu. Yerken bile somurtuyordu.Deniz acıktırıyordu ama bi türlü de mutlu etmiyordu onu. O yazın sonuna doğru abim bakkaldan plajda oynamak için aldığımız plastik bir topa tutunup çıpıtı çıpıtı diye yüzerek uzaklara doğru gitti, gözden kayboldu. Bi daha da bizimle denize gelmedi, ondan sonra hep arkadaşlarıyla gitti. Abimin özgürlüğüne doğru bu gidişi sanırım üçe vurulmuş saçlı bir çocuğun şeftali yemesinden daha çirkindi. Hayır eylem değil de metodu çirkindi. Babam arkasından sadece “kime çekti bilmem” dedi ve “buranın denizi de bi acayip, gidiyorsun gidiyorsun hala beline geliyor” dedi. O gece kulağıma kaçan su, benim kulağımı ağrıtırken, güneşten ciğer gibi olmuş olan bütün ailem de acılar içinde uyumaya çalışıyordu. Sanırım Allah biz günahkar orta halli aileleri denize yollayarak cezalandırıyordu.

Biraz daha büyüdüğümde o yaz abimin görevini ben almıştım. Ve daha önce sadece o yaza özgü olduğunu sandığım g.t kalkmasının bende de olduğunu farkettim. Tabi bu “benim g.tüm kalktı lan” gibi bir cümleyle değil de “ ulan abim ne kadar haklıymış” gibi bir cümleyle ifade edildi. Beni alıp uzaklara, arkadaşlarımın yanına götürecek bir top yoktu ortada, zaten arkadaşlarım da çok uzaklarda İstanbul yada Antalya’daydı. Biz ise annem,babam ve amcam gillerle beraber emekli sandığının yaz kampında, şimdi ismini söylemek istemediğim bir Ege kentindeydik. Yazlıkçı nedir, aklıbaşında bir genç niye yazlıkçıların bulunduğu bir yerleşim biriminden niye tiksinir işte o yaz öğrendim. Şortlarını göbeklerinin üstüne çekip yürüyen adamlar, çekirdek yenerek yürünen akşamlar, tavla sesleri gelen akşamlar... Bunlar benim tatil beklentilerimi karşılamıyordu.

Üniversitede yaz ise bütün arkadaşların birer birer gitmesi demekti. Bomboş şehirde bir kaç tane az samimi İstanbullu arkadaşla geçirilen nadir buluşmalar ve birlikte terlemelerden ibaretti. Üniversite sonlara doğru çıkılan bir yaz tatili ise sıkıntıyla beraber yorgunlukta getirmişti. Tatil beldesinde daha çok yorulan her Türk sapı gibi biz de çok yorulmuş ve elimize hiç bişey geçmemişti. Belki şimdiye kadar yaşayamadığımız o çok övülen yaz aşkını, dört erkek birden aynı kız üzerinde yaşamaya çalışınca hepimizin gerçek yüzü ortaya çıktı. Meğer hepimiz ne kadar art niyetli, ne kadar birbirimizden tiksinen kişlermişiz onu anladık. Yaz aşkı uğruna birbirimiz iki dakkada satıp, bütün eksikliklerimizi kusurlarımızı birbirimizin suratına vurduk kızın önünde. Aramızdan en duyarlısı ve aklı başında olanı Burak önce olmak üzere birbir vazgeçtik bu aşktan. En son ben, deniz ortamında kızın gönlünü alacak bi kaç hamle yaptım ama onlarda bi işe yaramadı. Çocukluğu boyunca bile anne babasına yaranmak, kendini ispat etmek mahiyetinde yapmadığım çok uzaklara açılıp kıyıdaki anne babaya seslenme eylemini bile bu kız için yaptım. İlerde dubaları geçip “Dideeeeeeeemmmm heeeeeehhhoooo” diye bağırıp dikkatini çektim, çağırmasını beni düşünmesini bekledim ama çağırmadı. Taşkınlıklarıma devam edip, bağırıp, çağırarak oynamayı, şortu çıkarıp sallayarak dikkat çekmeyi bile denedim yine de tınmadı. Havlusunu toplayıp çekip gitti. Dört arkadaş yorgun, argın ve küskün olarak bir tatili daha bitirdik.

Şimdi başa dönersek, yaz mevsimi sizin için ne ifade ediyor bilmiyorum dostlarım ama benim için sıkıntı ve terden başka birşey ifade etmiyor. Birazdan leğendeki sudan ayaklarımı çıkarıp, çorabımı giyerek terleye terleye dergiye gidicem, yazımı verip eve geri gelicem. Hepsi bu..*

* Umut Sarıkaya, Benim de Söyleyeceklerim Var


Farklı bi yerden ilk girdi

Paylaşayım
#7 | YAZILAR FALAN | 1 Temmuz 2010 Perşembe, 19.43

Önceki bloglarımda da farklı bi yerden girdiğim bi yazı olmuştu hep. İlki mesela Cenk'in okuldaki odasındandı :) Bozmayalım geleneği. Burcu adında bi arkadaşımdayım. Az sonra çıkıcaz, o arada bi blog yazayım dedim :) Aslında gelenek şöyleydi, o olduğum farklı yerde bi fotoğrafımı çeker ve öyle girerdim ama o tip bi teknolojim olmadığı için an itibariyle, böyle artık :) Bu arada böyle bişey yapmak casusumsu bi hava veriyo insana, keyifli bişey :)

Bu arada Travial Pursuit sosyete oyunu değil bence kuzum :) Yim.. :)


Gelmedi şöyle bi film daha...

Paylaşayım
#6 | SİNEMA-DİZİ | 1 Temmuz 2010 Perşembe, 14.27



Son bikaç yıldır söylediğim bişey bu. 2 ve 3'ü değil, Matrix'in kendisi lazım. Gerçi hakkında, senaryosunun çalıntı olduğuna dair bin tane yazı çıktı, The Prisoner'dan ya da Ghost in the Shell isimli bir anime filmden çalıntı olduğuna dair. The Prisoner'ı izlemedim ama Ghost in the Shell'i izlemiştim. Hakkaten çalıntı değil desem yalan olur :) Wachowski'ler etkilendik/esinlendik dese de çalmışlar, o açık :)) 2 ve 3'te düzeltiriz dediler, onu da beceremediler. Ama çalıntı malıntı, o animenin böyle bi filminin yapılmaması dünyaya haksızlık olurdu. Yapmışlar da fena mı olmuş. Bekliyorum bunun gibi efsane olacak bi film daha. Çalıntı olması problem değil, çalındığından güzel olsun, yeni bişeyler getirsin sinemaya :) Remake, remake nereye kadar. Çalın, yeniymiş gibi verin izleyelim kardeşim. Sonra haklarında yazılar yazalım şundan bundan çalıntı diye ama siz parayı götürdükten sonra ne önemi var di mi :)

Bu fragman ise yine 2000'de divx olayına girmemle birlikte izlediğim ilk yüksek çözünürlüklü fragmandır. Filmi izledikten 1 sene sonra :) Bunu 500 kere izledim sanırım, evet, bi fragmanı :) Üstüne altyazı falan da hazırladım kendisine kendi kendime :) Notepad ile milisaniye belirterek (*.sub) :)


Toy Story 3...

Paylaşayım
#5 | SİNEMA-DİZİ | 1 Temmuz 2010 Perşembe, 14.09



Sinemada 3D üstüne ilk defa ciddi yatırım yapmış filmin 3'üncüsü, yarın gösterime giriyor. İlkini izlediğimde 2000 civarıydı. 2 cd divxti. Altyazısı yoktu bile :) İkincisini de yakın bi süre sonra izledim. Tek cdlik bir altyazı vardı elimde ve film 3 cdydi. C++ programcısı arkadaşım Eren bize gelmiş, o altyazıyı 3'e bölecek programı yazmıştı koca gün uğraşarak. Ben de pastayla börekle kolayla beslemiştim kendisini :) Yaptı da :) Gerçi kolayı televizyonun üstüne dökmüş, sonra çorabımla temizlemeye kalkmıştı, ben mutfaktan odaya geri dönerken yakaladım :) Gümledi tabi televizyon, 30 TL tutmuştu o zaman :) Araya dipnot olsun.

Herneyse. İlkinin 220x160 civarındaki mpeg iğrenç fragmanını 100 kere falan izlemişimdir Pc World'ün verdiği ilk cdlerden birinde. Lansmanı First 3D Animated Movie Ever şeklindeydi :) Şimdi kaçıncı oldu bu bilmem ama Toy Story'nin yeri her zaman ayrıdır. Bu bölümde anladığım kadarıyla (biyerlerden de okudum tabi :)) Andy eşşek kadar olmuş, üniversiteye gidecek yaşa gelmiştir. Oyuncakları da bir kreşe verir. Bu kadar anladım ben :D Sonrasını zaten anlatmanın mantığı olmadığını düşünmüşler ki pek yazan olmamış. Yarın görürüz artık. Çoluk çocuk gitmeyecekseniz, mümkünse Imax'te orijinal seslendirmeli gidilmesini şiddetle tavsiye ediyorum. Tamam bizde de güzel dublaj mevcut, güzel yapıyolar vs vs ama Woody'i Tom Hanks'ten, Buzz'ı Tim Allen'dan, yeni oyuncu Ken'i Michael Keaton'dan ve Kovboy Kız Jessie'yi Joan Cusack'tan dinlemek, herşeyden önce orijinal seslendirmesiyle dinlemek daha mantıklı geliyor bana. Çoluk çocuk gidecekseniz zaten Türkçe seslendirmeli olana gidin, benim girdiğim seansa falan denk gelir, neme lazım :P


Breaking Bad...

Paylaşayım
#3 | SİNEMA-DİZİ | 30 Haziran 2010 Çarşamba, 10.26

İzlediğim tüm dizilerin tatilde olmalarından ötürü yeni dizi arayışına girmiş, bi süredir de anime Angel Beats'e takılmıştım. Kendisi genç yaşta ölenlerin diğer tarafta gittikleri bir okulu anlatan bir anime. Eğer normal öğrenci olurlarsa melek tarafından tekrar dünyaya herhangi başka birşey olarak gönderiliyorlar. O yüzden melekle sürekli savaş halinde olmaları lazım. Silahlar, kılıçlar vb. Yani tüm animelerde olduğu gibi işler sonradan çok değişiyor, güzelleşiyor bile. 20'şer dakikadan 13 bölümlük kaliteli bir animeydi, önerimdir.

Ve kendime bulduğum yeni dizim ise başlıkta ve resimde görüldüğü üzere... Adamımız, üniversitede, kendi halinde bir kimya öğretmeni. Hatta maaşı ailesini geçindirmeye yetmeyince bir araba yıkama firmasında da çalışıyor okul sonrası. Okulda dersi dinlemediği için kızdığı öğrencisinin arabasının cantlarını parlatmak zorunda bile kalıyor. Fakat bi süre sonra akciğer kanseri olduğunu, birkaç yıllık hayatı kaldığını öğreniyor ve çooook başka işlere giriyor. "Kendi halinde" olmayı bırakıyor, uyuşturucu üretmeye başlıyor :) Ve şehrin uyuşturucu mafya babalığına uzanan bir yol. İlk bölüm çok çekti beni. Takip ettiğim haber grubunda da tüm izleyenlerden olumlu tepkiler almış olmasıyla birlikte, Breaking Bad'leri ediniyorum yavaş yavaş. Yani indirmiyorum yanlış anlaşılmasın :) Ediniyorum. Henüz dikkat etmemiş olan varsa afişteki Br ve Ba'ya dikkat edin :) An itibariyle 3'üncü sezon bitmiş bulunmakta. İlk sezonu 7, sonraki 2 sezon 40'ar dakikadan 13'er bölüm. Hesaplamayın hiç, zira ben hesapladım. tam 22 saat... 22 saatimi daha dizi izleyerek geçireceğim sefil hayatımın :)

Bu arada yaz dizisi olan Eureka başlamak üzere Temmuz civarında. Bi yaz dizisi olarak bilimkurgu tarzının seçilmiş olması her ne kadar ilginç olsa da kendini gayet izlettiren kaliteli bir yapım. Bir baba ile kızın uzun bir yolculuk sırasında yanlış bir yola sapmalarıyla arabalarının bozulması ve devamında ulaştıkları çöl kasabası Eureka. Hemen pilot bölümde öğrenileceği gibi, o kasaba biraz anormal :) Askeri bir üs, ülkenin en akıllı insanlarının toplanıp silah ve korunma için projeler ürettikleri bir alan. Babanın oraya şerif olmasıyla birlikte olaylar biraz değişiyor ama çok değil. Komedi ile bilimkurguyu karıştıran ama efektten hiç ödün vermeyen bir yapım kendisi. İlgilenenler için önerilir. Asıl derdim Breaking Bad'in afişi biraz büyük olunca yer doldurmak için gayet kabul edilebilir bir dizi tanıtımı oldu bence :)


gd asp

Paylaşayım
#2 | YAZILAR FALAN | 29 Haziran 2010 Salı, 15.23

Resim ekleme apisi tamam ancak tek dosya içinde else if'lerle gösterince internal server error veriyor. Ayrı dosyaya gönderince yapıyor. İlk defa gördüm böyle hata da. 3 gündür gece gündüz uğraşıyorum ama ı ıh. Localde çalışıyor, serverda bi klasörün içinde çalışıyor, ama serverın rootunda çalışmıyor. Yazmışım işte, çalışsana, ya da çalışmıyosan hiç bi yerde çalışma hata olduğuna inanayım, uğraşayım, arayayım. Neyse. Bi şekilde halloldu. Şimdi 15'er 15'er sayfalatmak lazım bunu... Evet onu da yapmadım :) Uzayıp gidecek :P


Ben!

Paylaşayım
#1 | YAZILAR FALAN | 29 Haziran 2010 Salı, 15.20



Not: 4 Şubat 2008'de eski blogumda yazdığım bi yazıdır. Başlangıç için uygundur sanki di mi :) Buyrun.

"Lan 700 küsür yazı yazmış bu adam iki seneden fazla bi zamandır, ama kimdir nedir ve hatta necidir?" diyen var mı bilmiyorum. Ama yine de bloglarda gerekiyomuş böyle bişeyler yazmak, eksik kalmayayım dedim ondan da :) Bi kendimi tanıtayım dedim okuyucularıma, ki eğer tanımayan varsa.

Yok şu dönem doğmuşum, şöyle büyümüşüm falan filan geçiyorum oraları. Bilmemne ilkokulunda okumuş olmam vesaire sanırım herhangi birinin ilgi alanına girmez. Balıklama dalıp dünya görüşümden bahsedeyim istiyorum mesela. Plansız bi yazı olacak, ama çok eğlenicez gibi geliyo bana :) Çünkü kendim hakkında yazacak illa ki çok şeyim vardır di mi? Ve eğer konu kendimsem sanırım yazmaktan keyif alıcam çok. Eğlenerek yazdığım yazılarım benim için hep en güzel yazılarımdır. Umarım okuyanlar için de öyle olacak.

Nihilist bi dünya görüşüm var. Dünyaya bomboş gelmişiz, masum. Birçoğundan farklı olarak da olması gerekenden biraz daha saf yetiştirilmişim, gerek ailem olsun, gerek arkadaşlarım olsun bu yöne itmişler beni. O yüzden çocukken de, 3-4 sene öncesine kadar da çok kazığını yedim dünyanın, dolayısıyla insanların. E eşşek kadar olmuşum, değişmiyo insan bi yerden sonra istese de. Ama nihilizme yaklaşmanın benim için o saatten sonra en iyi çözüm olacağına inandım. O yüzden nihilizmi de bildiğim kadarıyla yaşamaya karar verip hiç araştırma gayretine bile girmeyerek başlayayım dedim. Nietszche hocama burdan sevgiler saygılar :) "Dünya dönsün ben kenardan seyredeyim" başlangıç noktam. Tabi tam olarak olmadı öyle ama olabildiği kadar böyle olmaya gayret ettim. Ne bileyim, mesela üzerimdeki giysinin, ayakkabının markası değil, beni soğuktan sıcaktan veya işte yağmur çamur gibi dış etkenlerden koruyup korumaması önemli oldu. Önceden de bi önemi yoktu bunların ama artık bunu biliyor olmak beni mutlu etti. Ama mesela şu anki spor ayakkabım bilindik bi marka. Marka vermeyeyim dedim ama nihilist değil miyim anasını satim, vereyim, Nike'larım var, evet :) Ama Nike olduğu için değil gayet kaliteli durdukları ve beni uzun süre idare edeceklerine inandığım için edindim. Bi de sezonun ortasında bile nerdeyse -Dükkan sahibinin o an yanımda olan bi arkadaşıma olan bi borcu nedeniyle- üzerindeki fiyatın yarısına düşürmüş olmam da önemli bi sebeptir. Ya da ne bileyim, saçlarımın şekli mesela, eskiden olduğu kadar önemli değil artık. Yine de saçlarımın güzel görünmesi gereken bi ortama giderken ilgileniyorum kendileriyle. "Pis değilim ama pasaklıyımdır" insanları var ya, o civarlardayım ben de. Temizliğime dikkat ederim. "Abi kızlar var ya, temizliğe çok dikkat ediyolar bak. Özellikle tırnak, saç, kulak vb. temizliğini yap" diyen mutlaka arkadaşlarım olmuştur etrafımda :) Hani zaten yapıyoruz ama yine de sağolun. Bi de "Abi yazın 15 günde bi mutlaka bi duş alırım, ve en az 2-3 günde bi de ıslak mendille silinirim. 6 ıslak mendil yeterli bak şimdi. İkisi ayak ve bacaklar için. Biri kollar için. Diğeri gövdenin ön ve arka temizliği için. Bi tarafı ön, bi tarafı arka gibi düşün böyle. Bi tanesi de yüz temizliği için. Etti mi 5? Hani duşta böyle yıkanırsın falan da sonra en son bi süre de keyif yaparsın ya sıcak suyun altında. Hah, o son ıslak mendil de keyif ıslak mendili işte" diyen sevgili Ege'ye de sevgiler. Bi şekilde denk gelmiş ve okuyosa buraları, umarım sinirlenmemiştir, gülüyodur :) Aklıma geldi öyle bi, yazdım :) Facebook arkadaşlarım, sayfama boşuna bakmayın Ege kim diye, yok orda :)

Hayatı basite alırım bak bi de. Yani öyle iki kere iki dört gibi değil de, kendimce basite alıyorum. Matematik ve fizik prensiplerinin anlayabileceğim kadar basit kısımlarını bilirim mesela. Pigeon hole principle / Güvercin yuvası prensibi mesela. En basit anlatımıyla ikisi de sonsuz olmayan x ve y sayıları var. Mesela x=güvercin yuvası olsun, y de güvercin olsun. Güvercinlerin sayısı güvercin yuvalarının sayısından çoksa deliklerin en az birinde birden fazla güvercin olur. Şimdi "Eee, ne var bunda" diyenler olacak mutlaka, hep oldu :) Ama süper bi prensiptir kendisi, çoğu şeyi algılamaya çalışırken biçok şeyi ya da o biçok şeyden bazılarının algılanmasını netleştirir. Geliştirilmiş hali için araştırın :) Ben de burda ancak bu kadarını söyleyebilirim.

Sonra bi de şey var mesela. Kuantum. İhtimaller dünyasını araştırırken içine bi tarafından girdiğim bi mevzu. İhtimallere inanmam. Yani mesela bi parayı yazı mı tura mı diye 10 kere havaya atıyosak tura çıkma ihtimali her seferinde yüzde 50 di mi? İlk 9'unda yazı çıkıyosa sonuncuda yine yazı çıkma ihtimali tek sefer için attığımızı düşündüğümüzde yine yüzde 50'yken "Lan 9 sefer yazı çıktı, bi kere de tura çıkar heralde" diye düşününce biraz daha artıyor, hatta baya bi artıyor :) İhtimaller dünyasının bu yüzden saçma olduğunu düşünüyorum. Yani sonuçta bi olay var, bi para havaya atılacak ve yazı veya tura gelme olasılığı yüzde 50 midir, önceki durumlar hesaba katıldığında daha fazla mıdır? İkisi birden olamaz. Hesaplara girip kendi beynimi daha fazla bulandırmıycam şimdi. Fizik okuyan arkadaşlarla konuyu tartıştığımda "Abi onu öyle şeyapamazsın ki, şimdi bak" diye derin mevzulara daldılar. Bi yerden sonrasını ise hiç anlamadım :) Ama düşüncemi kendi kafamda çürütmemi sağlayacak bi açıklama gelmedi. Konuya ilgisi olan arkadaşları Adam Fawer'ın "Olasılıksız" isimli romanını öneririm. Özellikle önsözde ve ilk 10 sayfada aslında demek istediğimi gayet net anlatmış örneklerle falan.

İşte bunlardan ve diğer başka prensiplerden de yararlanarak geliştirdiğim kendi prensiplerim de var ama şimdi burda anlatıp ne konuyu dağıtmak, ne de bilmemkaçıncı kez deli damgası yemek istemiyorum :) Yok merak eden olursa konuşuruz bi gün, ya da bi paralel evrende mutlaka karşılaşmız ve konuşmuşuzdur :) Bak yine :) Bilimkurgu romanları ve filmlerinde olduğu varsayılan paralel evrenler teorisi var bi de. Öyle bişeye tabi ki inanmıyorum ama onu düşünmeye iten Kelebek Etkisi teorisine inanıyorum, inanmayana yuh diyorum :) Benim evden 5 dakika geç çıkmış olmam dünyanın gidişatını tamamen değiştirir. Senin evden erken çıkmış olman da öyle. Yönetmenim uyardı şimdi, daha fazla uzatma diyo...

Ouu... Dünya görüşü falan derken açılmışım çok. Uzun olacak demiştim :) Yazı... Bu olsun şimdi. Yazı yazmak, bi sevda, karşı konulmaz bi istek değil benim için. Canımın sıkkınlığı atmak belki, bazen neşemi tanıdığım veya tanımadığım insanlarla paylaşmak. Konuşmada o kadar başarılı olamayan insanlar vardır ya, burda da onlardanım ben. Yazarken o kadar rahatım ki, o yüzden başka bi amaç gerekmiyo yazmam için. Bikaç sene önce yediğim bi kazığın acısının geçmesi için başlamıştım aslında yazmaya, gerçek anlamda yani. İşe yaradı. Sonra da bırakamadığım bişey oldu benim için. Tamam, belki bi sevda diyebiliriz şimdi. Ama birilerine bişeyler öğretmek, anlatmak veya birilerinin görüşlerini değiştirmek için yazmam, ağır gelir zaten, bozar beni, yapamam da sanırım, bol o giysi bana. Ben kendimi yazıyorum. Okunup okunmuyo olduğum ise zerre umurumda değil. Şiir? Denedim bi kaç kere, İbrahim Sadri seviyesini aşamadım. Ara sıra tekrarlarla alt alta dizilmiş, ara sıra ortasından bölünmüş devrik cümleler silsilesi. Yazıya dönelim. Demiş ya birileri, "Zaten varolan harfleri öyle birbiri ardına dizdim sıraya" diye. Öyle benimki de. Yalnız bunu diyen eleman sanırım önemli birisiydi. Ayıp oldu kendisine. Amaaaaan :) Napim, gelmedi aklıma işte. Yazarken düşünmeyi çok sevmem. Düşünmek derken bi plan tipi bişey yani. Lisans tezimi bile plansız yazdım da sonra hoca "Olmaz bu, önce planını yap getir, sonra onun üstünden inceleyelim" diyince "Tamamocam" diyip eve döndüğümde sıkıntılı bi kaç saat plan yapmaya uğraşmıştım. Yine de yazılarım sevilir bak ama çoğu arkadaşım tarafından. Standart olarak arkadaşım olmayan ama maille bana ulaşıp yazılarımı sevdiklerini belirten okuyucularım da mevcut, ne güzel. Bi de şeyler var, Ekşisözlük yazarları ve okuyucuları. "Abi sen de gelsene ya, çok eğleniyoruz biz" diyolar. Gerektiğinde baktığım bi kaynak kendisi ama tanrı kompleksi dedikleri şeyden var bende biraz. Bi yerde yazacaksam o yeri benim yapmış olmam gerekiyo. Blogger veya Blogspot'u bile esgeçerek kendi sitemi de kendim yapma yolunu tercih edişim de ondandır. İlla sözlük formatında yazılacaksa bi ara kendi sözlüğümü de yapmıştım. Sonra büyüdü, 30-40 arası yazarı oldu. Ekşisözlük'ten açık bi farkla içerik ve hatta başlıklar bile Türkçe karakterlerden oluşup Türkçe karakterlerle arama yapılabiliyodu sorunsuz. Sonra nooldu o sözlük, öldü mü, kazada mı öldü? Üyelik formu falan gibi bişey yapmadığım için bana yazar olmak istediklerini söyleyen arkadaşlarımdan muhtar tarzı kullanıcı adı ve şifrelerini isteyip bizzat veritabanına giriyodum :) Bi ara öyle de bişeyler geldi geçti. Veritabanı hala elimde. Bu domain altından bi ara tekrar çalışır hale getirebiliriz bak istek olursa. Nihilizm demişken bu arada yaklaşan 31 Şubat Dünya Nihilistler Günü'nü de kutlarım tüm nihilistlerin.

Tanrı kompleksi dedim di mi ben az önce. Yani bişeye dahil olan değil, o şeyin yaratıcısı olmak her zaman ilk hedefimdir. Bunu ukalalıkla karıştıran arkadaşlarım var. 2 taneler. Biri vazgeçti, diğeri hala sürdürüyo aynı tavrını, canı sağolsun. Kendimi severim bak o da var. Ukalalık değil bunlar ama işte bence. Ukalalık yapmayı ne severim, ne de yapanla yakın olurum. Böyle bi durumda hala ukala olduğumu savunan adamda ise problem ararım kendimde arayıp da olmadığına karar verdiğim zaman, ki kendimde bişey arıyo olmam demek objektif olamayacağım gerçeğinin de farkında olarak "Abi valla bak, herhangi öyle bi tavrımı gördüysen söyle, valla sana bi gıcık falan olmayacam, aksine iyilik yapmış olursun bana" tipi bi şekilde alan araştırması niteliğinde arkadaşlarıma gitmem şeklinde olur. Arkadaşım olmayan birine ise gitmem mantıksız sanırım :) Neyse. Ukala da değilim, bu net. Ama esprisini yaparım, "Böyle iyiyim, şöyle mükemmelim" falan şeklinde ağzımı da çemçürerek şımarırım arada bi. O da gerşekten mükemmel bi inşan olmamdan kaynaklanıyor, yani şaka yollu da olsa bi belirtirim arada bi. Bu şekilde işte, bilmem anlatabildim mi? Üzerine bu kadar konuşmak gereksiz bu konunun ama ben öyle düşünmüyorum, hatta kaçıyorum bundan, samimiyetlerine gerçekten güvendiğim arkadaşlarım da öyle düşünmüyorsa birinin bana ukala demesi dokunur, ama bi taraftan da pek umursamam. O yüzden biraz fazla yer almış olabilir bu yazıda bu konu. Daha çok şey yazıcaz gerçi, bu konu devede kulak olur umarım. Tanrı kompleksi demişken, bi de her zaman birinci adam olmaktansa ikinci adam olmayı tercih etmişimdir. İsteğim dışında birinci adam olduğum/ilan edildiğim durumlar da oldu bazen, uzaklaştım olabildiğince çabuk, rahatsız olurum çünkü :) İlla üst sıralarda bişey olunacaksa ikinci adam iyidir bak. Genelde birinci adam ona sorumluluklarını yüklemeyi sever ama ben ikinci adamsam sorumluluk falan almam. Madem sensin birinci, sen al abi. Boşuna mı ikinci olduk biz. Yok ısrar ediliyosa hop, üçüncülüğe kayarım. Ama daha aşağılar da benim gibi mükemmel bi inşana yakışmaş. Örnek iki oldu bu, artık Cüneyt bile anlamıştır :) Kankim benim, takılıyorum, kızma :)

Sorumluluk... Bu geldi bak şimdi de :) Sorumluluk almayı sevmem, kısacası budur. Ama bu da üstünkörü bakılıp da geçilecek 3 kelimelik bi cümle değil tabi. Sorumluluk almam gerektiğinde sonuna kadar alırım, elimden geleni yapar, yeterli değilse arkadaşlarımdan yardım isterim. Sorumluluğunu alamayacağım herhangi bişeye ise kalkıştığım görülmemiştir sanırım bugüne kadar.

Arkadaşlarım demişken o konuya da bi girmek isterim. Hepsiyle gerçekten gurur duyduğum arkadaşlarım vardır. Birisi benimle arkadaş olduğuna içinde herhangi bi şüphe olmadan inanıyosa o benim arkadaşımdır. İçinde şüphe olan varsa arkadaş adayım veya tanıdığımdır. En çoğu 16 olmak üzere bu süre 1-2 seneye kadar düşen zamanlık arkadaşlarım da var. Bi keresinde blogda bahsetmiştim arkadaşlık durumlarımdan, tekrarlıyo olayım. Ortaokulun her bir sınıfını ayrı sınıflarda okudum. Lise dönemimde ise önce normal lise okundu, 3'üncü dönemde ise bölümler seçildi, sınıflar karıştı. İlk sene dersaneye gittim, herhangi bir güzel sonuç alamadım. İkinci sene tekrar gittim. Olmadı :) Üçüncü sene de gittim, en son bi üniversitenin aslında pek de sevmediğim bi bölümüne girebildim. Hep bu bilgisayar ve oyunlar yüzünden oldu valla, benim suçum yok :) Bilgisayar demişken bi altta bilgisayar sevdamdan bahsedeyim bak. Neyse. 3 ayrı dersane dedik di mi. Bu arada bi de 2'nci seneden sonra "Yapamıycam lan bu işi" diyip bi de iki aylık çalışma hayatı deneyimim var. İşte o girdiğim üniversiteden memnun olmayınca ve beceremeyince hatta, çıktım, basit, çıktım sadece :) Tekrar sınava girip istediğim bi bölüm yazdım, biraz uğraştım, oldu. 4 sene boyunca başka bi bölüm öğrencileriyle de sınıf olarak çok içli dışlı olunca iki ayrı sınıfım varmış gibi oldu. Arkadaşlarım ise bahsettiğim üzere, hepsiyle gurur duyduğum kaliteli insanlar. Benim de onlara yaptığım şekilde, beni kendi arkadaşlarıyla tanıştırmaktan da çekinmediler. Bu şekilde de arkadaşlar edindim bazılarıyla o arkadaşlarımdan bağımsız olarak da görüşebildiğim. Bi de 1999-2000 civarında başlayan bi chat hayatım var. Ada.Net, #sorucevap odası. Ordan da bissürü yüz yüze görüştüğüm arkadaşlarım oldu. Ortaokul"lar"ımdan, liseden, 3 senelik dersane hayatımdan, iş hayatından, ilk üniversitemden, ikinci üniversitemden, arkadaşlarımın arkadaşlarından, chat arkadaşlarımdan başka bi de atari salonu zamanlarım var. 11 yaşımda başlayıp askere gitmeden hemen önce biten :) Oralardan da gerçekten tatlı elemanlar tanıdım hala görüştüğüm. Bi de tabi asker arkadaşlarım var :) 4-5 ay önce bi rahatsızlandığımda İstanbullardan ziyaretime gelenler bile oldu ayıptır söylemesi :) Henüz çıkmamışlar var ki içlerinde mesela aynı ranzayı paylaştığım badimin son 5-10 günü falan kaldı. Çıkıp eşi ve ailesiyle görüştükten sonra ilk ziyaret edeceği arkadaşının ben olduğumu söyler sağolsun. Bunların hiçbiri böyle nası diyim, bi hava atmak için falan değil. Gerçekten değil. Söylemek istediğim şu: Çok arkadaşım var :) Tabi o kadarla bitmiyor, çünkü hala hava atma kıvamında bi yazı bu. Bi insanın sahip olabileceği arkadaş sayısı belli. Yani en azından çok çok fazla olamıyor en basit neden olan zaman yetersizliğinden. Uzatırsak hani ekonomik durum vb. ihtimaller de çıkar ortaya ama demek istediğimin anlaşıldığını düşünüyor ve devam ediyorum. O yüzden tamamıyla birden görüşmek mümkün olmuyor, bir süre sonra eliminasyon durumu devreye giriyor. Ve işte arkadaşlarımla gurur duyma sebebime geldik. Zamanla çok arkadaşa sahip olduğum ve acı da olsa hepsiyle de görüşemediğim için bazıları elenmek zorunda kaldı. Ve yine acı da olsa, bana kalanlar, kendimce en iyiler oldu. O yüzden hepsiyle gurur duyuyorum işte. Hepinizle gurur duyuyorum lan :):) Ha eleme gerekirse yine yaparım, yapıyorum, hayat acımasız ve ona uyum sağlayamamak sadece beni yıpratıyor, kimseyi değil. O yüzden dört doğruları bi yanlışlarını götüren arkadaşlarım olduğu gibi bi yanlışları tüm doğrularını götüren de var. Çok acımasız bitti sanırım. Ama ne bileyim, arkadaşlarımı özenle seçmezsem de arkadaşım diyebildiğim insanlara haksızlık yapıyorum. An itibariyle Berlin'de doktorasını yapan Cenk'in de dediği gibi "Abi başka şehirmiş, şehir sevgisiymiş falan hikaye aq, olay muhabbette, arkadaşta. İstanbul güzelse git gez gel, bilmemnere iyiyse git gez gel, arkadaşların nerdeyse orda olmak lazım, şerefsizim çok sıkıldım lan ben burda, gelmez olaydım. Ankara gözümde tütüyo valla"... :) Bi altta bilgisayardan bahsedicem demiştim, onun bi altında da Ankara sevdamdan bahsedeyim.

1990 yıllarında 8088 bi Dos 5.0 işletim sistemli Pc'de başladı bilgisayar hayatım. Öncesinde 5-6 gamewatch, bi Atari 2000 (2600 olmamıştı daha) maceram var uzun süren. Sonrasında da benim olmasa da Commodore 64, Amiga 500, Sega Mega Drive, Nintendo vb. aletleri de uzun süre kurcalamışlığım var. 1990'larda Barış'ın 8088'lik Pc'siyle başlayan macera 1992'de dayımın kendisine Volksvagen almak için biriktirdiği parayla ağlaya zırlaya kendime bi 386 DX-66 aldırmamla devam etti :) 2 mb rami vardı garibanın. Çalıştıramadığı oyun da yoktu ama yani :) Oyunlarla uzun bi dönem haşır neşir oldum, yıllarca. Sonra tasarım yapmaya başladım Netscape Composer'la önceleri. Sonra Frontpage, 4 sene öncesinde PHP ve şimdilerde de Ajax. Web tasarım, grafik tasarım ve web programlama asıl ilgilendiğim alanlar. Oyun oynamayı bırakalı ise çok oldu. Şimdi denk gelirse ufak Flash oyunlar falan oynuyorum, onun dışında uzuuun bi süredir "Aha Fifa bilmemkaç çıkmış alayım da oynayayım" durumum olmadı hiç. Elimdeki son Fifa, Fifa 98'dir :) Peki o kadar sene Pc kurcalamanın bana faydası oldu mu? Ekonomik anlamda evet. Hala da olmaya devam ediyor. Hatta bu civarlarda yüksek miktarlarda bişeyler bekliyoruz Cenk'le ortak yürüttüğümüz bi çalışma sayesinde ama tabi risk almadan olmuyo bu işler, biraz risk var :) Ortak, selamlar burdan :)

Sıra Ankara'ya gelmiş. Şehir sevgisi başka bişeydir derler ya hep. Yani ben diyorum, bilmiyorum :) Hakkaten öyle benim için. Doğup büyüdüğüm ve neredeyse tüm arkadaşlarımı edindiğim yer olarak Ankara'nın tek bi sokağı (Konur) bile Ankara'dan vazgeçmemem için yeterli bi sebep. Bazı arkadaşlarım bu durumu "Yalnız kalmaktan korkmak" olarak adlandırıyor, onlara da hak vermiyor değilim tabi. İlkbaharı, yazı ve küresel ısınmayla birlikte artık sonbaharı da bu kadar güzel olan bi şehirden ayrılmak istemiyorum. Kış? Ondan hiç bahsetmeyelim, her taraf çamur zaten :) Beni bu şehirden bi gün bişeyler vazgeçirecek olursa çok iyi bişeyler olması lazım. Bikaç arkadaşım ve hatta ailem yanlış yaptığımı düşünüyor olsa da ben hala övünerek söylüyorum ki, geçen yıl çalıştığım kurumun 4 katından biraz az bi maaş olan 2600 YTL ücretle bir kurumda çalışmam istendi başka bir şehirde, reddettim. Ne vazgeçirir beni Ankara'dan peki? Bi alt paragrafta da ona değineyim.

Aşk... Karşılıklı uyum gibi bişey. Ama bazen karşındakini kendine uydurma gibi de bişey. Ya da tamamen uydurma bişey. Çatışma, çarpışma... Çözemedim henüz. Ama biliyorum ki sürekli ilgi isteyen, seviyesi düşmeye başladı mı yeni bişeylerle seviyeyi tekrar olumlu sınırın üzerine çekmek gereken bişey. Bu seviye ama termometredeki kadar net değil, yani bi sıfır noktası olup da onun altına düşünce "Amanın ilgi azalıyo Kaptan Körk, yedek motorları devreye sokalım" gibi olmuyo işte. Benim bildiğim kadarıyla an itibariyle bulunduğu "yüksek" noktanın bi seviye altı her zaman "İlgi seviyesi sıfıra düştü kaptan"dır. Ya çıkabildiği son seviyeyi uzun süre korumayı bilmek ve mümkünse yükseltmek, ya da terkedip gitmektir o diyarları aşk. Ben ise bi çok kereler aşkı bulduğumu sandım, platonik kaldım. Bikaç kereler de karşılıklıydı ama sonları hüsran oldu.

Popüler kültür hep uzağında olduğum bi konu. Televizyon izlemem mesela özel bi durum yoksa. Televizyoncu arkadaşlar bazen arar ya da Msn'den yazarlar "Abi bak az sonra benim haberim girecek, süper oldu lan, acaip komik, izle mutlaka" diye :) Belki öyle. Bazen de teletextte mesela son depremlerdir, hava durumudur, sayısal loto sonuçlarıdır falan onlara bakmak için kullanıyorum bilgisayar başında değilsem. "Kadın programı" olarak tabir edilen -ama bence alakası olmayan- bi durum var ki, tamamından tiksiniyorum. Dizilerden tiksiniyorum. Televizyonda sürekli görünen binlerce insanın hepsinden tiksiniyorum ki listenin en başında Şenay Düdek var, bilen bilir :)

Espri anlayışım 1980-90 dönemi Gırgır'ları, Yiğit Özgür, Friends, Umut Sarıkaya, Modern Sabahlar, Alpay Erdem, Scrubs arasında bi yerde. Gereksiz işlerle uğraşmaya bayılıyorum ucunda bi espri varsa. Ha bel altı esprilerse dayanamadığım şeyler, denk gelirse kaçırmıyorum :) En basitlerinden en ağırlarına kadar fallik/yonik göndermeleri olan espri yakalamışsam ve ortamın durumu da müsaitse çıkarırım ağzımdaki baklayı :) Bazıları muhafazakar bile sayılabilecek biçok ortamda bu şekilde kabul görmek de cesaretlendiriyo beni tabi ki. Kısa dönem öncesine kadar da bu durumdan kaynaklı bi patavatsızlık dönemim vardı, onu ise aşmayı büyük oranda başarıp bi şekilde yumuşatmayı ise başardım. Yine de üzerinde çalışmaya devam ediyorum.

Detaylar çok önemli benim için. Asıl güzelliğin detaylarda yattığını düşünen klasik bir Başak erkeğiyim. Başak erkeği de neyse :) Burçlarla zartla zurtla bi alakası olmadığını biliyorum bu olayın. 2-3 sene önce de yapılan bi araştırmada aynı gün ve aynı saatte-dakikada falan doğan bilmemkaç bin kişi toplanıyo, işte adamların burçları da, yükselen burçları da aynı ama neredeyse hepsi birbirinden farklı karakterlere sahip insanlar çıkıyo. Bu geniş çaplı bi araştırmaydı ama nedense kimse sallamadı. Herneyse. Detaylar diyodum. Bi iş yaparken bi bölümünde uzun uzun takılırım mesela. Yok şöyle olsun yok böyle olsun, ya adam şurdan geliyosa, başka bi session açmışsa falan filan. Yaptığım sitenin o bölümüne gelen adam her türlü duruma göre başka bi uyarı mesajıyla karşılaşabilir o yüzden. Ama tamamı 2 haftada bitmesi gereken bi sitenin de 4 gününü yemiştir orası :) Veya yazı yazmak. Yazarken herhangi birinin kırılabileceği durumlardan uzak dururum. Sonra anlatmak istediğimi esprili ama net bi şekilde anlatmak ilk hedefimdir. Devamında ise fonetik yapıya dikkat ederim. Bi kelimeyi, çok gerekli değilse aynı cümle içinde birden fazla kullanmamak, fazla sert ünsüz ve fazla yumuşak ünsüzün bir araya geldiği, okunduğunda insanı rahatsız eden kelimelerden kaçınırım.

Hakkaten buraya kadar okuyan oldu mu acaba :)

Yazıda geçen bazı isimleri tanıyalım ve bitirelim.



Soldan Sağa: Nietszche, İbrahim Sadri, Devede kulak, Cüneyt, Badi Ali, Cenk, Ankara, Şenay Düdek.




  • TÜM KATEGORİLER2931   
  • YAZILAR FALAN335   
  • SİNEMA-DİZİ405   
  • VİDEOLAR706   
  • MÜZİK226   
  • HAYVANLAR209   
  • BİLİM-TEKNOLOJİ85   
  • OYUNLAR108   
  • TROLL-MİM-CAPS120   
  • GÜZELLER71   
  • ALINTILAR190   
  • İLGİNÇ BUNLAR270   
  • TARİH GÜNLÜĞÜ129   
  • MODERN SABAHLAR77   


  3 2 1




Serkan&Blog'a hoşgeldiniz!
Kişisel blog olarak tasarladığım sitemde ilgilendiğim türlü konularda yazılar, resimler, videolar ve hatta flash tasarımlar ve oyunlar bulabilirsiniz. Bununla birlikte girdilerin altında bulunan alanlara tıklayarak yapılan yorumları okuyabilir, yorum yapabilirsiniz.
Hakkımda daha fazla bilgi için tıklayın.




 Son 1 ayda en çok bunlar izlenmiş 





Geçmişteki Günlerden...

Serkan&Blog 2005'ten itibaren kendi çapında bir blog girişimi olup blog hizmeti sunan sitelerin aksine tasarım, tema ve kodlamasının tümü yazarına aittir. Onlarca gereksiz apiyle, reklamla siteyi boğmak yerine kolay okunabilir / gezilebilir bir blog sunmak gibi bir derdi vardır. Site sahibi tekil girdilerin altlarında bulunabilecek yorumlar için sorumluluk kabul etmez, yorumların tüm sorumluluğu yazarına aittir.
Serkan&Blog © 2005 - 2017
  3 2 1
 
. . . . . . . . . .