. . . . . . . . . .

~ Serkan & Blog'un 1 girdi için oluşturulmuş seyirlik versiyonundasınız. Sitenin geri kalanı için tıklayın ~
Sevgiliyle Eskişehir gezmesi!

Paylaşayım
#1308 | YAZILAR FALAN | 6 Eylül 2012 Perşembe, 19.14

Bir süredir "Başka illere de gidelim, gezelim görelim" istiyorduk ve en güçlü aday, gerek Ankara'ya yakınlığı, gerekse şehrin güzelliği gibi nedenlerle Eskişehir'di. Havalar soğumadan bunu gerçekleştirmek üzere 2 gün öncesinde ani bir karar aldık ve 2 gün sonra, geçtiğimiz Çarşamba günü harekete geçtik. Öncelikle orada nerelere gidilir, neler yapılır vb. sorularıma güzel cevaplar veren arkadaşlarım Mete, Demet ve Filiz'e teşekkür ediyorum. Henüz Eskişehir'i görmemiş ama "Siz gezip bize de anlatın, gidelim" diyen diğer arkadaşlarım başta olmak üzere gidip görmek isteyen arkadaşlar için de bir rehber olsun. Eskişehir nasıl gezilir?.. Eskişehir'de nerelere gidilmeli? Bu çeşit sorularla Google'a gittiğinizde çok fazla cevap bulamayan arkadaşlar, samimi bir anlatım için doğru yerdesiniz.

Öncelikle Ankara'dan Eskişehir'e gitmek için hızlı tren kullanmak isteyen arkadaşlar, Sincan veya yakınlarında oturmuyorsanız boşverin, zira hızlı tren, daha doğrusu "Yüksek Hızlı Tren", Sincan'dan kalkıyor :) Bir saatte orda oluyorsunuz tabi öyle bir güzelliği var, otobüsle ise 3 saat sürüyor ancak Sincan'a da merkezden ulaşımın 1 saat kadar sürdüğünü düşündüğümüzde çok da gerekli olmadığını gördük ve otobüsü tercih ettik. Ayrıca otobüsten biraz daha pahalı hızlı tren. Yalnız hızlı trenle Eskişehir Tren Garı'na ulaştığınızda şehir merkezine (Çarşı) yürüyerek dakikalar içerisinde ulaşabiliyorsunuz, ancak Otogar'dan tramvaya binerek takribi 8-10 dakika içerisinde de Çarşı'da olabiliyorsunuz. Eskişehir'de ulaşım çoğunlukla tramvayla sağlanıyor ve tramvaylar için Eskart adı verilen kartlar kullanılıyor. Özel aracıyla gitmek isteyenler olursa, büyük şehirlere oranla trafik biraz farklı işliyor Eskişehir'de. Yollar çoğunlukla iki şeritli ve sağdan soldan bir anda tramvayın çıkması işten bile değil, dikkatli olmak gerekiyor. Tramvaylarda oturacak yer bulamazsanız biraz problemli olabilir, içleri çok ferah değil biryerlerden tutunarak ayakta gitmek için. Girintili çıkıntılı bir yapıya sahip. Şu an için Eskart fiyatları ise 1 lira 90 kuruş. Bir ilde öğrenci olan arkadaşların diğer illerde öğrenci kimliklerinin geçmemesi gibi bir olay da var ayrıca ancak öğrenci Eskartları ise 10 kuruş daha ucuz olduğu için çok önemli değil zaten bu.

Dediğim gibi kendi gezimizi anlatıyorum ben. Öncelikle merkeze geldikten sonra Porsuk çayını bulun ve etrafında gezinmeye başlayın. Kenarlarında kafeler var kısıma gelin. Aldığım bir öneriyle biz Arena Cafe'yi tercih ettik ve kısa bir aramadan sonra bulduk. Blues müzik çalan hoş bir cafe, çalışanları da gayet yardımcı oluyorlar insanlara. Diğer taraftan güzel kahvaltı için ideal. Blues müzik ise ekstrası oldu :) "Serpme kahvaltı"yı önerdiler bize ve sipariş ettik. Yenilen içilen anlatılmaz çoğu durumda ama burada anlatmak gerekiyor. 2 sene önce 7 lira olan kahvaltının fiyatı şu anda 8 lira. Ve içeriği inanılmaz, 4 başı mağmur bir kahvaltı sofrası hazırlıyorlar size. Beyaz peynir, kaşar peyniri, yeşil ve siyah zeytinler, haşlanmış yumurta, vişne reçeli, bal ve tereyağı, domates ve salatalık dilimleri ve çaylar önce gelenler arasında. Onlara daldıktan bir süre sonra sıcaklar geliyor. Eğer önceden çok dalmışsanız yemeklere, sıcaklar sizin için problem olacak, çünkü yemeden durulamıyor ama diğer taraftan bol bol geliyor onlar da. Sos içine dilimlenmiş sosisler, patates kızartması, ayrıca parmak sosisler, dilimlenmiş sucuk ve salamlar. Sevgilimin yiyemediği çoğu şeyi de ben indirdim mideye ayrıca :) Ama sonra biraz problem yaşanabiliyor şehri gezmek için, yürümeler ağırlaşıyor falan.

Bu arada Eskişehir'de hafta içinde, yaz zamanı için, yaya ve taşıt trafiği akşama doğru başlıyor. Öğlen 3-4'lere kadar sokaklarda neredeyse in-cin top oynuyor. Kafeden kalktınız artık. Biraz daha etrafta dolanıp sonra gondola gitmenizi öneriyorum. Burada bahsetmem gereken birşeyse Eskişehir esnafı ve insanının kaliteli olması. Etrafta fotoğraflar çekerken insanlar yardımcı oldular, esnaf ise kazıklamaya çalışmadı. Porsuk Çayı'nın üzerinde, karşı yakaya geçmek için küçük, yan yana iki kişinin sığabileceği köprüler var her 50-100 metrede bir. Oralarda da fotoğraflar çektik ve insanlar fotoğraf çekilirken önümüzden geçmek yerine beklemeyi tercih ettiler. Arkalarında oluşan küçük kuyruklardaki insanlar da buna aldırmadılar ve biz fotoğrafımızı çektikten sonra devam ettiler yollarına. Sorduğumuz sorulara ise Eskişehir insanı hep istekle cevap verdi. Büfe sahibi bile güler yüzle cevapladı "Odunpazarı Evleri'ne nasıl gideriz?" sorumuzu. Ben bu tip sorulara çoğunlukla "Bişey almadan ne soru soruyon kardeş" bakışıyla cevap verildiğine şahit oldum halbuki. Gondol ise 15 lira ama kişi başı değil, tek bir sefer. Daha önceden öğrendiğimiz bu bilgiye rağmen sorduğumuzda "15 lira" yanıtını aldık ve çıkarıp parayı verdiğimde "Kişi başı 15" yanıtını almadım. Aynı durum bazı başka şehirler için tam tersi olabilirdi, ki bu çeşit kazıklamalarla da karşı karşıya geldim daha önce çok zamanlar başka şehirlerde. Çoğu şey için bu tip saçma durumlar yaşadım ama Eskişehir'de öyle bir durum yok, bize hiç denk gelmedi en azından. Yine bazı şehirlerde niyet çeken tavşanları elinize tutuşturup ağzından düşen kağıdı alıp okuyan ve "6 lira rica edeyim" diyen niyetçilerden de Eskişehir'de yoktu. Niyetçi vardı ama bir köşede duruyordu, kimseye tavşanı vermeye çalışmıyordu :) Tavşanlarsa uyuyordu zaten :) Lüle taşından biblolar, takılar satan esnaf arkadaş ise birer nazar boncuğu hediye etti ikimize de :) Diğer taraftan ona sorduğumuz bir soruya dışarıda oturan arkadaşı, biz dışarı çıkarken daha detaylı bir cevap verdi biz sormadan "Şuradan çıktıktan sonra şu ilerideki beyaz ev var ya, ordan sola girince 20 metre ilerideki rampadan çıkınca bulursunuz" dedi. Tabi ki teşekkürlerimizi sakınmadık hiçbirinden :)

Gondol, 15 lira için bence gayet doyurucu bir gezi sunuyor Porsuk Çayı'nda. Birkaç köprü ileriye gidiyorsunuz, oradan geri dönüp başladığınız yerden birkaç köprü de geriye gidiyorsunuz. Sonra başladığınız yere geri dönüyorsunuz. Ortalama 10-15 dakika süren bu yolculukta fotoğraf çekmek için bol bol zamanınız oluyor. Köprülerin altından geçerken oralara yuva yapmış güvercinler ters ters bakıyor yalnız :)

Devamında tekrar biraz turlayıp birer dondurma yenilebilir ya da su içilebilir. Çünkü o kahvaltı susatıyor insanı. Sırada Odun Pazarı Evleri var. Buraya otobüsle de ulaşılabiliyor. Ancak yürüyerek 15 dakikada ulaşılabilen bu evlere otobüsle gitmek, gezmek için gelmiş insanlara pek uygun olmasa gerek. Çarşıdan ileri doğru devam edip sola doğru dönen tramvayın yoluna döndükten sonra dümdüz gidiyorsunuz mavi renkli evi ileride görene kadar ve o sokağa giriyorsunuz. Biraz gerisinde oturulup bir çay içilebilir, biz öyle yaptık, zira uzunca bir yokuştan yukarı doğru çıkmayı gerektiriyor bu sokağı gezebilmek. Bunun için güce ihtiyacınız olacak. Bu sokakta belediyenin restore ettiği rengarenk evler var. İçlerine girilemiyor çoğunun, girilebilen de olduğunu duymuştuk ama biraz daha yukarıda olmalı onlar. Bir yerden sonra da Osmanlı tarafından 1500'lü yıllarda yaptırılan geniş bir külliye var. Kervansaray, Sıbyan Mektebi, lületaşı müzesi, cam eserler müzesi, ebru, gümüş, minyatür eserlerinin satıldığı bir çarşı, halen ney eğitimi verilen, akustiği de zamanında duruma göre çok güzel ayarlanmış bir salon (ki biz gittiğimizde boştu sandalyeler, biraz ney dinlemek isteyenlerin Salı günleri ziyaret etmesi gerekiyor burayı)...

Ve geri aşağıya doğru iniş. Saat 6 civarları. Geldiğiniz yoldan geri dönmek yerine bir sağ paralel sokaktan gitmenizi öneririm. Bir de dondurma alarak tabi. İki uzun parkın içinden geçecek ve Çarşı'nın üst taraflarında bulacaksınız kendinizi. Araç trafiğine kapalı bu bölgede solda dükkanlar, arada insanların geçmesi için genişçe bir boşluk ve sağda da ucu bucağı olmayan, sanırım belediye tarafından konulmuş hasır sandalye ve masalar, hatta masaların üzerinde yine hasırdan şemsiyeler. Belediye tarafından konulmuş olduğunu tahmin etmemin nedeni hepsinin bir örnek olması. İşte bu saatte burada yer aransa sanırım bulunmaz, çünkü şehir insanları buraya akın etmiş. Biz dondurmalarımızla birlikte Çarşı'ya doğru yürümeye devam ettik bu uzun sokağın içinden.

Çarşı'ya ulaştığımızda ise Otogar'a geri dönmek için 1 saatimiz olduğunu gördük. Toplamda 7 saat süren Eskişehir gezimiz için yetti de arttı bile bu süre. Ona göre hesabınızı yapın siz de. Ama otogara dönmeden önce son birşey daha yapmamız gerekiyordu. Çiğbörek yemek. Öncelikle Eskişehirli ve çiğbörek seven arkadaşlarımdan özür dileyerek başlıyorum bu paragrafıma, zira çiğbörek ve herkes tarafından ağız birliği yapılmışçasına "Çiğbörek Papağan'da yenir" sözündeki Papağan isimli çiğbörekçi konusunda pek iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Okumadan da bu ve bir sonraki paragrafımı geçebilirsiniz. Öncelikle Papağan'ın hizmetinden hiç memnun kalmadık, onu belirteyim. "Çiğböreği nasıl sevmezsin?" diyecek olan arkadaşlar için ise zevkler-renkler mevzusunun tartışmaya çok da açık olmadığını söyleyerek sözlerime başlayacağım. Bir kere Eskişehirlilerin çoğunun bu çiğbörekçide öğlenden başlayarak sıra olduğunu söylemeliyim. Öğlen de önünden geçerken insanlar boş masa için sıra bekliyordu, akşam da durum değişmemişti. Garson arkadaşa "Hocam masa boşalacak mı?" diye sorduğumda "Abi 2-3 dakikaya boşalacak masalarım var" dedi, bi kenarda beklemeye başladık ama bu bekleyiş 10-15 dakika kadar sürdü. En sonunda birimiz dışarıda, diğerimiz ise içeride beklemeye başladık, boşalan masa bulduğumuzda telefonla birbirimize haber verdik. Mutlaka orada çiğbörek yemek isteyen arkadaşlar olursa, bu gayet geçerli bir yöntem :) Masamıza oturduktan 5 dakika sonra bir garson arkadaş bizimle ilgilenmeye karar verdi ve birer porsiyon çiğbörekle bir kola ve Ice Tea istedik. 5-10 dakikalık bir bekleyişten sonra birer ayran geldi sadece :-S İçtik onları. Hatta ben içtim bitirdim ve bir 5-10 dakikadan sonra çiğbörekler geldi. Kola için tekrar 3 metre ilerimde duran garsona işaret ettim ve "Bi kola rica edicem arkadaşım" dedim. İçinde diğer içeceklerle birlikte kolanın da bulunduğu buzdolabı hemen arkasında olmasına rağmen "Tamam abi" diyerek dükkan dışına çıktı. Ama kola gelmedi. Sevgilim kalan ayranını benimle bölüştü, zira içeceksiz pek hoş olmayan bir yiyecek kendisi. Toplamda yarım saat ila 45 dakikalık bir süre orada harcadıktan sonra ödememizi kasaya yaparak çıktık. Bir aile yönetiyor sanırım firmayı. Bir kadın ve 3 çocuğu gibi göründü bana. Hizmet, sıfırın altındaydı görüldüğü üzere. Çiğböreği merak edenler diğer çiğbörekçilerde de yiyebilirler gayet, zira onlarda in cin top oynuyorken buranın bu hizmetiyle bu kadar dolup taşmasına bir anlam veremedim. Çok büyük de bir yer değil, 4-5 masa dışarıda, 8 kadar masa da içeride var ve özellikle içerideki masalar sıkış tepiş. Peki çiğböreği neden sevmedim, hatta sevmedik? Ona gelelim.

Çiğbörek denilen yiyecek, hafif kalınlıkta, yuvarlak olarak açılan hamurun içine çiğ olarak kıyma konulması ve kapatılarak yağın içine atılması şeklinde üretiliyor, adını burdan alıyor. Çıkarılırken de yağının biraz süzdürülmesi gerekiyor tahmin ediyorum ama önümüze gelenler pek öyle değildi. Bir porsiyonda 5 çiğbörek geliyor ve 6.25 lira bu porsiyon. Uzun beklemeler sonunda aldığınız çiğbörekleriniz için çatal tipi birşey verilmiyor. Bolca selpak var. Elinizle alıp yemeniz bekleniyor. Elinize aldığınızda da hiç baskı yapmadan bile yağlar süzülmeye başlıyor börekten. Pardon, çiğbörekten :) Zira buranın insanları bu yiyeceğe börek denilmesinden hoşlanmıyor, ayrıca o işletmeye de "lokanta" denilmesi pek hoşlarına gitmiyor. Zira yerini kaybettiğimizde Çarşı'da yer yer konulmuş banklarda oturan bir amcaya "Pardon hocam, Papağan lokantası nerde?" diye sorduğumda "Papağan? Lokanta değil, çiğbörekçi" diye güleryüzle de olsa biraz laf soktu :) Ve sonra Papağan'ı "Ooo çiğbörek orda yenir, en meşhur yeridir buranın" diye biraz överek yolu tarif etti :) Soracak olursanız "Papağan nerde?" diye sorabilirsiniz o yüzden, lokanta demeyin bence, zira laf iteleniyor "Hehe, siz yabancısınız galiba ehehe" diyerekten :) Neyse. Dediğim gibi, böreği elinize aldığınızda baskı yapmadan bile yağlar süzülmeye başlıyor. Peçeteyle tutarsanız, 20 saniye kadar sonra akmaya başlıyor :) O kıymanın önceden herhangi bir işleme girmeden böreğin içine konulması herşeyden önce sağlık için pek hoş değil. "Kızgın yağda pişiyor" diyen arkadaşlar için belirtmeliyim ki, o kızgın yağlarda bile yaşayan bakteriler var ve bu bakteriler asıl zararlı olanlar. Diğer taraftan içine çektiği ve dışarı saldığı yağdan bahsetmemiz gerekiyor. Midesiyle alakalı ufak problemleri olan arkadaşlar için bile çok tehlikeli olabilecek bir yiyecek. Ha ben naaptım peki? O 5 böreğin beşini de yedim :D Çünkü ayıptır söylemesi, yer var bende onlar için :) Midemi yakacağını düşünüyordum ama yakmadı ancak ağızda uzun süren bir kekremsi tad bırakıyor o kıymalar. Çok merak eden olursa Papağan'da değil ama etraftaki diğer çiğbörekçilerde yiyebilirler ancak benim gibi önceden tatmadıkları bir yiyecekse 5 böreklik bir porsiyon yerine mesela 2 adet börek alabilirler. Beğenirlerse gerisini sipariş edebilirler. Ben mi? Ben beğenmedim tabi ki :) "Çiğböreği dünyadan kaldırıyoruz" deseler hiç problem olmaz benim için. Bamya, hatta enginar, hatta o saçma sapan brokoli denilen bitki için bile üzülürüm ama çiğbörek için üzülmem :) Fanatik arkadaşlar kusuruma bakmasın ama durum bu. Zaten bu yüzden Papağan'dan hiç fotoğrafımız yok :) Var aslında ama sevgilimin beklemekten sıkılmış bir fotoğrafı var sadece :)

Otogara geldiğimizde birşeyi unuttuğumuzu fark ettim. Plan cetveline de yazmıştım halbuki ama gözden kaçırmışız. Çarşı'dan biraz ileri gidildiğinde, stadyumun karşısından mutlaka hamburger yememiz söylenmişti. Yalnız dükkanın adı biraz geç ulaştı ama yine de çiğböreğin üstüne oradan bi hamburger yiyebilirdim ağzımdaki kekremsi tadın geçmesi için. Sonradan öğrendiğim üzere, hamburgercinin adı Pino'ymuş. Hamburgeri biliyoruz, sonuçta bir çeşit köfte, ki sevmeyen nadirdir büyük ihtimalle. O yüzden çiğböreğe biraz temkinli yaklaşın, denedikten sonra sevmediyseniz Pino'dan hamburger yiyin bence.

Çiğbörek hakkında yazdıklarım uzunca bir alana yayılmış olabilir ama bu, sadece Papağan ve çiğbörek yiyeceği hakkındadır. Eskişehir'in bunun haricindeki herşeyini çok sevdik. İkinci kez de gidilebilir birkaç sene sonra hatta. Bu arada insanlarının ve Çarşı'nın akşam zamanının görüntüsüyle bana İzmir'i anımsattı. Keyifli ve düz ayak bir şehir Odunpazarı Evleri'nin yokuşunu saymazsak. Stadyuma doğru giderken Kuyumcular Çarşısı'nı göreceksiniz. Onun hemen yanında bir de baharatçılar çarşısı var. Yolun ortasından değil de dükkanlara biraz yaklaşarak yürürseniz onlarca baharatın birbirine karışmış kokusunun keyfini yaşayabilirsiniz. Eskişehir aslında çok küçük de bir şehir değil ama şöyle de bir olayı var ki, çoğu canlıyı ikinci kez görebiliyorsunuz :) 5 adet sokak köpeğini farklı farklı yerlerde gördük mesela :) Hatta Odunpazarı Evleri'nin yukarılarında, çimlere ters yatıp sürtünme hareketiyle sırtını kaşımaya çalışan köpeği kısa bir süre sonra çarşıda bile gördük. İnsanlar da aynı şekilde. Özel bir durumu nedeniyle (rahatsızlık vb.) daha önce Vişnelik'te gördüğüm bir adamı akşam Papağan'da yemek yerken gördüm ki Vişnelik'le Çarşı'nın arası yarım kilometre kadar var ortalama.

Kısaca tekrar belirtmek gerekirse, Eskişehir, güzide bir şehrimiz. Ben Ankara'ya değişmem gerçi ama bana bakmayın :) Ben, İstanbul'u da Ankara'ya değişmeyenlerdenim :) Gidin, görün, gezin, çok gezin, öğrenin, daha sonra tekrar gidin ve yerlisi gibi gezin :) "Papağan Lokantası nerde?" diye sormadan gezin, laf yemeyin :)




« Sonraki               
Rock'n Roll ile dolu bir film: The Boat That Rocked
               Önceki »
How I Met Your Mother Sezon 8 fragmanı


Geçmişteki Günlerden...

  • TÜM KATEGORİLER3095   
  • YAZILAR FALAN337   
  • SİNEMA-DİZİ416   
  • VİDEOLAR763   
  • MÜZİK242   
  • HAYVANLAR209   
  • BİLİM-TEKNOLOJİ105   
  • OYUNLAR112   
  • TROLL-MİM-CAPS120   
  • GÜZELLER73   
  • ALINTILAR221   
  • İLGİNÇ BUNLAR284   
  • TARİH GÜNLÜĞÜ213   









Serkan&Blog 2005'ten itibaren kendi çapında bir blog girişimi olup blog hizmeti sunan sitelerin aksine tasarım, tema ve kodlamasının tümü yazarına aittir. Onlarca gereksiz apiyle, reklamla siteyi boğmak yerine kolay okunabilir / gezilebilir bir blog sunmak gibi bir derdi vardır. Site sahibi tekil girdilerin altlarında bulunabilecek yorumlar için sorumluluk kabul etmez, yorumların tüm sorumluluğu yazarına aittir.
Serkan&Blog © 2005 - 2018
Serkan&Blog'un 1 girdi için oluşturulmuş seyirlik versiyonundasınız. Sitenin geri kalanına ve diğer yazılara ulaşabilmek için başlığa, bu alana veya kategori isimlerine tıklayın.
 
. . . . . . . . . .